Prof. Dr. İSMAİL ÇETİŞLİ

Söyleşi-2

 

PROF. DR. İSMAİL ÇETİŞLİ İLE SANAT VE EDEBİYAT ÜZERİNE
 
(Bu mülakat Bizim Külliye dergisinde (S.19, Mart-Nis-May 2004, s.34-43) yayımlandı.)
 
Bizim Külliye: - Genel mânâda sanat, özel mânâda ise edebiyatın insan ve toplum hayatındaki yeri ve önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? XXI. yüzyıla ulaştığımız günümüz dünyasında sanat ve edebiyat, insan ve toplum hayatındaki eski yeri ve önemini koruyabilecek mi?
İ. Çetişli: - Mimarî, heykel, resim, musiki, edebiyat gibi beş ana daldan oluşan güzel sanatlar, insanın ve insanlık tarihinin inkâr edilemez bir gerçeği. Hangi çağ, hangi coğrafya, hangi kültür veya hangi milletin tarihine bakarsanız bakınız, sanat hep var olmuş. Belki güzel sanat dallarından şu veya bu öne çıkmış, belki şu veya bu ölçüde gelişmiş, belki mahiyeti ve nitelikleri itibariyle bugünkünden şu veya bu noktalarda farkı, ama sanat hep var. Zira sanat, insan ruhunun vazgeçilemez iştiyaklarından biri olan “güzellik”i esas alan bir insan faaliyeti. Güzellik’in, insan eli, dili ve sesinde var olan müşahhas hâli.
İnsanı sadece biyolojik bir varlık, sadece düşünen ve bilen bir varlık, sadece iyiliksever bir varlık olarak görmek ve onu bu çerçeve ile sınırlamak doğru değil. İnsan ruhunu veya hamurunu var eden değerlerin başında, onun güzelliğe duyduğu derin ilgi ve iştiyak geliyor. İnsanın kendi varlığını koruma ve devam ettirme arzu ve ihtirasından, hemcinslerinin varlığına saygı duymasından ve hakikat tecessüsünden çok farklı bir alâka ve iştiyak bu. Her türlü “fayda”, “iyi”, “doğru” değerlerinden âzâde, sadece ve sadece saf güzellik iştiyakı. İşte güzel sanatları var eden temel dinamik bu. Onca fizikî ve metafizik güzelliklere rağmen, insanın kendi eli, gönlü ve ruhuyla somut güzellikler var etme kavgası. Bir türlü teskin edemediği güzellik iştiyakına müstesna bir pınar bulma arayışı.
Edebiyat, insanın dildeki güzellik cevherini keşfettiği günden beri güzel sanatların ana dallarından biri olmuş. Söz güzelliğinin, mimarî, heykel, resim ve musikiye göre, bazı üstünlüklere sahip olması, edebiyatın en yaygın ve en gelişmiş sanat dalı olmasına zemin hazırlamış. Kısacası edebiyat, ruhumuzun ana temellerinden birini teşkil eden güzellik iştiyakının, “dil”deki tezahürüdür.
Sorunuzun ikinci kısmına gelince. Hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz ki, zaman akıyor; insanlar doğup büyüyor; mevsimleri yeni mevsimler, nesilleri yeni nesiller takip ediyor. Elbette ki böyle bir devr-i dâim içinde hayat değişiyor; bu hayatı hem var eden hem de yaşayan insan değişiyor. Dünün mirasını devralan bugünün insanı, yeni hedeflere yöneliyor. Kısacası değişme, insan tabiatı ve kaderinin hayata dikte ettirdiği bir olgu. Burada önemli olan değişme değil, onun hızı, istikâmeti ve boyutlarıdır.
Böyle bir dünyada sanatın insan hayatındaki yeri ve önemi, şu veya bu ölçüde değişmiş olabilir. Bir başka ifadeyle, XIII. yüzyılda yaşamış bir insanın hayatında edebiyata ayırdığı yer ile XXI. yüzyılda yaşamakta olan bir insanın hayatında edebiyata ayırdığı yer farklı olabilir. Ancak bu farklılık, kanaatimce, “öz”de değil, “teferruat”ta tezahür etmektedir. Meselâ, matbaanın bulunmadığı ve okuma-yazma bilmenin bir hayli sınırlı olduğu çağlarda, tabiî olarak şiir çeşitli meclislerde “inşâd” edilir; roman ve hikâye ise dinlenilirdi. Hâlbuki günümüz okuyucusu, daha mürekkebi kurumadan (Gerçi mürekkebin de pabucu dama atılmak üzere ya.), internet yoluyla şiire, hikâyeye, romana ulaşabiliyor.
İnanıyorum ki, insanın Hz. Âdem’den beri devam edegelen mevcut yapısı değiştirilmedikçe, birileri çıkıp insanın güzele duyduğu iştiyak “gen”ini iptal etmedikçe, sanat ve edebiyat hayatımızdaki yeri ve önemini korumaya devam edecektir.
Sanat ve edebiyatın toplum hayatındaki yeri ve önemini de bu çerçevede düşünebiliriz. Sadece şu kadarını söyleyelim; milletlerin medeniyet tarihlerine baktığınızda, büyük ölçüde sanat ve edebiyat tarafından doldurulduğunu görürsünüz.
Bizim Külliye: - İletişimin bu kadar hız kazandığı, küreselleşmenin dünyayı küçük bir köye çevirme sürecinin yaşandığı bir ortamda, sanat ve edebiyatta “millîlik”in korunması ve sürdürülmesi ne ölçüde mümkün olabilecektir?
İ. Çetişli: - Sanırım çağımızın en belirgin taraflarının başında “iletişim” imkânlarının baş döndürücü bir hıza ulaşmış olması gelmektedir. Artık “mekân”dan kaynaklanan iletişimsizlik veya iletişim zorluğu, büsbütün ortadan kaldırılamamışsa bile, dünle mukayese edilemeyecek seviyede aşılmış veya kolaylaşmıştır. Söz konusu gelişme, günlük hayatla veya siyasî, ekonomik alanlardaki ilişkilerle sınırlı kalmamış, kültürler ve medeniyetler arası ilişkileri de kapsamıştır. O kadar ki, sizin de vurguladığınız gibi, dünya hem mekân anlamında hem de kültür ve medeniyet anlamında hızla küçük bir köy olmaya doğru gitmektedir. Bu noktada beni asıl ilgilendiren husus, kültür ve medeniyet alanlarındaki küreselleşmenin, hangi kültür, medeniyet ve zihniyetler tarafından şekillendirilmekte oluşudur. Sanırım asıl üzerinde durulması gereken husus budur.
Bunu söylerken iletişimin gelişmesinden; kültür ve medeniyetler arası diyalogun hız kazanmasından rahatsızlık duyduğum sanılmasın. Endişem, küreselleşmenin hangi şartlar, hangi değerler etrafında gerçekleşeceği ve gerçekleşmekte olduğudur. Eğer küreselleşme, belli bir kültür, medeniyet ve değerler manzumesinin hâkimiyeti altında gerçekleşecek; bu kültür, medeniyet ve değerler manzumesinin sahipleri tarafından yönlendirilecekse, buna karşıyım. Zira bunun adı küreselleşme değil, belli bir kültür ve medeniyetin, diğer kültür ve medeniyetleri ortadan kaldırarak insanlığı kendi tahakkümü altına alması olacaktır. Daha açık bir ifadeyle, “emperyalizm”in, yeni bir kılıkla arz-ı endâm etmesidir bu.
Asıl konumuza; böyle bir ortamda sanat ve edebiyatta millîliğinin korunması meselesine gelelim. Kabul etmek gerekir ki, artık milletlerin, diğer alanlarda olduğu gibi, sanat ve edebiyat sahasında da millîliklerini korumaları, düne göre çok daha zordur. Her türlü gelişmeye son derece duyarlı olan sanat ve sanatkârın böyle bir fırtınadan hasarsız çıkmasını beklemek ve istemek ne kadar doğru olur? Son iki asırlık edebiyat tarihimizi hatırlayalım. Tanzimat sonrasında çok daha net bir şekilde kapılarını Batı’ya açan Osmanlı toplumu, sanat ve edebiyatında, asırlardır devam edegelen çizgisini ne kadar koruyabildi? Şinasi, Reşit Paşa’yı Eflâtun ve Nevton’la mukayese etmedi mi? Tevfik Fikret, Promete’yi Türk gençliğine örnek alınması gereken ideal kahraman olarak göstermedi mi? Cenap Şahabeddin’in şiir estetiği, önemli ölçüde Fransız edebiyatından gelme değil mi? Fransızca cümle yapısının bazı unsurları, Edebiyat-ı Cedîde şair ve yazarlarının eserleriyle edebiyat ve dilimize girmedi mi? Hâlbuki o dönemde rüzgâr, sadece Fransa tarafından ve daha hafif esmekte idi. O gün ile bugünü karşılaştırdığımızda, günümüz sanatkârlarının, hem çok yönlü hem de çok etkili bir biçimde dış tesirlere açık olduğunu âşikârdır.
Bir süre önce Orhan Pamuk’un Kar isimli romanını okuduğumda, içimizden bir sanatkârın sesini, duyarlılığını ve bakışını bulduğumu söylersem, yalan söylemiş olurum. Sanki “dışarı”dan bir göz, belki bir seyyah, Kars örneğinde, yakın dönem Türkiye’sine dair bir tablo çizmeye çalışıyor gibi geldi bana.
Bununla birlikte, durumu büsbütün vahim addetmenin de pek doğru olmadığına inanıyorum. Böyle bir küreselleşme, böyle bir iletişim bombardımanı ortamında, kendi millî kimliğimizi koruyarak ayakta kalmanın pekalâ mümkün olduğu, olabileceğini düşünüyorum. Nasıl mı? Millî değerlerimiz hususunda her zamankinden daha şuurlu, daha duyarlı ve daha donanımlı olarak. Eğer sanatkârımız, varlığının özsuyunu kendi köklerinden alıyor; bununla kendini tahkim ediyorsa, şuradan veya buradan gelecek rüzgârlardan kendini koruyabilecektir. En azından tesirler, onun sanatında hâkim olması gereken millî rengi zedelemeyecek, millî dokuyu bozmayacak, millî ruhu lekelemeyecektir. Sadece “bir” örnek vereceğim. Mustafa Kutlu’nun son eserlerinden biri olan Beyhude Ömrüm; konusu, itibarî dünyasının atmosferi, insanları, dili, üslûbu ile son derece sıcak geldi bana.
Bir adım daha ileri gidelim. Küreselleşme, eğer bir kültürler meydan savaşı ise, niçin hep savunmayı ve mağlubiyeti konuşuyoruz. Niçin “zafer”i, “başarı”yı, “mükemmel”i “kızıl elma” edinip zirveye tırmanma cesareti gösteremiyoruz? Bu korku ve korkaklık niye? Başımızı kuma gömmek, bizi tufandan kuruyacak mı?
Bizim Külliye: - Edebiyat estetiğimizde, kendi tarihî bağlamında ne tür değişme ve gelişmeler yaşanmıştır? Söz konusu değişme ve gelişmelere, olumlu veya olumsuz bir eleştiri getirmek mümkün mü?
İ. Çetişli: - Baştan beri olan konuşmamız, hayatımızın bütün alanlarında olduğu gibi, sanat ve edebiyatımızın da, onu var eden estetik değerlerin de değişebileceği gerçeğini ortaya koymuş olmalıdır. Hele, Türk edebiyatı gibi, çok köklü bir geçmişe sahip çok geniş ve farklı coğrafyalarda insanlık tarihine ciddî manada yön vermiş bir milletin edebiyatı için böyle bir sonuç, çok daha kaçınılmazdır.
Bilindiği gibi, Türk milletinin hayatında çok büyük değişim ve dönüşümlere zemin hazırlamış iki önemli süreç vardır. Bunlardan biri, IX. yüzyıldan itibaren İslâm dinini kabul etme ve bu dinin belirlediği medeniyet dairesine girme süreci; diğeri ise, XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Batı dünyasına yönelme ve Batı medeniyeti dairesine girme sürecidir. Buna bağlı olarak da Türk kültür tarihinde üç ana dönem mevcuttur; İslâmiyet öncesi, İslâmiyet sonrası ve Tanzimat sonrası. Elbette ki, edebiyat estetiğimiz de bu çerçeve içinde hayat bulmuş ve şekillenmiştir.
İslâmiyet öncesi Türk sanat ve edebiyatının; bu sanat ve edebiyatın bağlı olduğu estetik değerler manzumesinin, gerek yeterli sayıda eserin bugüne ulaşamaması, gerekse -bazı istisnalar dışında- bizim ilgisizliğimiz yüzünden çok aydınlık olduğunu söyleyebilmek zordur. Ancak şurası kesindir ki, Orta Asya Türklüğünün estetik değerleri ile İslâmiyet’i kabul etmiş Anadolu Türklüğünün estetik değerleri arasında büyük farklılıklar vardır. Aynı durum, Tanzimat sonrası ile İslâmî dönem estetik değerleri için de söz konusudur.
Somut örnekler üzerine konuşalım: Nedim’in Sâdâbâd’a davet ettiği sevgilisi ile Orhan Veli’nin “vesikalı yâr”i; Itrî’nin “Tekbir”i ile Eurovision yarışmalarına katılan gençlerin besteleri (!), Selimiye ile Elâzığ’daki herhangi bir camii var eden estetik değerler aynı mı?
Özellikle Tanzimat sonrası sanat ve edebiyatımızdaki değişme üzerinde bir parça durmak isterim. Edebiyat bilimcisi olarak derslerimizde Türk şiirinin Şinasi, Namık Kemal, Ekrem, Hâmid, Edebiyat-ı Cedîde sanatkârları elinde ne ölçüde değiştiği üzerinde duruyoruz. Nazım şekli, mısra yapısı, dil, üslûp, konu ve temalardaki değişmelerden; hatta değişen insan ve hayattan bahsediyoruz. Şüphesiz bunlar doğrudur. Ancak belki gözden kaçırdığımız, belki de vurgulamakta ihmal ettiğimiz asıl değişme, bunlar değildir. Bir başka ifadeyle, saydıklarımız temeldeki değişmenin tâlî sonuçlarıdır, özü değil. Asıl değişme, Batı’ya yönelişimizle birlikte, adım adım gerçekleşen Tanrı, varlık, insan ve gerçek anlayışımızda yaşanmıştır. Asıl değişme, buna bağlı olarak güzellik anlayışımız ve zevk kriterlerimizde olmuştur. Sanırım şu gerçeği kabul etmek durumundayız. Her din, her ideoloji, her felsefî bakış; bunların var ettiği her kültür ve medeniyet, kendine has bir güzellik anlayışını beraberinde getirir. Batı sanat ve edebiyatı, ta Eflâtun’dan beri -en azından XIX. asrın sonuna kadar- “dış dünya”nın, “görünen” ve “olan”ın taklidi veya yansıtılmasına dayanır. Kendi ifadeleriyle söylemek gerekirse, Batı sanatları “mimesis” (taklit, yansıtma) esası üzerinde hayat bulur. Hâlbuki bizim asırdır boyu mensubu bulunduğumuz İslâm kültür ve medeniyetinde sanat “tecrit” üzerine inşa edilir. Tecrit’e bağlı sanatta, “dış dünya”nın, “görünen” ve “olan”ın taklit edilmesi veya yansıtılmasından ısrarla kaçınılır. Varlığın, görünenin, olanın kabuğu aşılarak “öz”e ulaşılmaya çalışılır. Çünkü asıl olan “kesret” değil “vahdet”tir. Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ı, tecrit esasına bağlı sanatın zirve örneğidir. Dolayısıyla Batı’yla olan ilişkilerimizin sadece teknik ve teknoloji ile sınırlandırılabileceğini zanneden aydınlarımız yanılmışlardır. Bir başka ifadeyle, “Doğulu” kalıp “Batılı” roman yazmak mümkün değildir. Aynı durum, Batı estetiğine bağlı bir sanatkârın Leylâ vü Mecnûn yazamaya kalkışmasında da kaçınılmaz olacaktır.
Bizim Külliye: - Bu bağlamda günümüz ve yarının sanatkârı “gelenek-çağ” ilişkisini nasıl düzenlemelidir? Bugünkü Türk edebiyatının gelenekle olan ilişkisi hangi seviyededir?
İ. Çetişli: - Nâçizâne bir kanaatim var. Ferdî ve içtimaî hayatımızda ne çok pesimist, ne çok hayalperest olalım. Bu çerçevede biraz önceki sözlerim; “Biz adam olmayız! Biz öldük, bittik!” gibi, yılgınlık ve kendimize güvensizlik olarak algılanmamalıdır. Bununla birlikte hamaset hususunda da ölçülü olalım. Kendi gerçeklerimiz kadar dünyanın ve hayatın gerçeklerini de görelim.
Edebiyat tarihimizin, dünyada çok az millete nasip olmuş bir zenginliğe sahip olduğu kanaatindeyim. Söz konusu “zenginlik”, aynı zamanda ciddî bir “derinlik” ve “mükemmellik” boyutlarına da sahiptir. Yunus’tan Bâkî’ye, Nedim’den Karacaoğlan’a, Fuzûlî’den Erzurumlu Emrah’a, Şeyh Gâlib’den Yahya Kemal’e uzanan altın halkalar, fazla söze lüzum bırakmaz. Sözün kısası, Türk edebiyatı, XIX. yüzyılın başına kadar son derece somut, güçlü, sağlam bir geleneğe sahiptir. Divan edebiyatı, Halk edebiyatı, Âşık edebiyatı, Tasavvuf edebiyatı, asırların örsünde dövüle dövüle kendi vadilerinde çok açık birer “klâsik” edebiyat hâline gelmişlerdir. Ancak -biraz önce belirttiğimiz gibi- bu gelenek, Tanzimat sonrasında çözülmüş, devamlılığını hemen hemen bütünüyle yitirmiştir. Namık Kemal ve arkadaşlarından günümüze uzanan son iki yüz yıllık dönemde bu gelenekten uzak olduğumuz bir gerçektir. Bunun da ötesinde, -bilerek veya bilmeyerek, gafletten veya ihanetten- geleneği sık sık eleştiri oklarımızın hedefi hâline getirdiğimiz, hırpaladığımız, hatta inkâr ettiğimiz, yok saydığımız, bilinmeyen bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hayli üst kademelerinde bulunan bazı zevâtın bile hâlâ, Divan edebiyatını lise edebiyat dersi müfredâtından tamamen kaldırma istikâmetinde icrâ-yı faaliyette bulunmaya kalkışmaları, sanırım daha fazla sözü lüzumsuz kılar.
Konumuza dönelim. Altı asırlık geleneğin çözüldüğü dönemden bugüne, sağlam ve sağlıklı “yeni” bir gelenek de oluşturamadık. Aksi takdirde bugün ne biz böyle bir konuyu tartışır ne de sanatkârlarımızın gözü, gönlü ve kafası başka iklimlerde olurdu. O zaman her şey bitti mi? Hayır.
Günümüz sanatkârının gelenekle sağlıklı bir bağ kurabilmesi için, öncelikle ona karşı duyduğumuz antipatilerimizi ortadan kaldırmamız ve gelenekle barışmamız gerekir. İkinci olarak günümüz sanatkârının geleneğe daha kolay ulaşabilmesi ve onu anlayabilmesi istikâmetinde ciddî ve sabırlı çalışmalar yapılmalıdır. Elbette ki sanatkârlarımızın da kendilerini geleneği anlayabilecek seviyede bir donanıma sahip kılma hususunda gayret göstermeleri gerekecektir. Bunların gerçekleştirilmesi, toplum ve sanatkârlarda bir gelenek şuuru ve sevgisi uyandıracaktır. Çağın eserlerinde gelenekten faydalanma, ancak bundan sonra mümkün olabilir.
Bunun yanında gelenek-çağ ilişkisini, “eski”yi kopya etme, taklit etme veya yeniden diriltme biçiminde anlamamak gerekir. Sağlıklı bir gelenek-çağ ilişkisi, geleneğe ait “öz”ün hâldeki “yeni”de yaşamaya devam etmesi çerçevesinde mümkün olabilir. Bizi, bugünden koparmadan yüzyılların ötesiyle kucaklaşmamızı sağlayacak, “öz”de bir olmanın hazzını duyuracak bir ilişkidir bu. Kanaatimce bu çetin işi, en güzel gerçekleştiren sanatkârımız Yahya Kemal’dir. Onun dışında da bir çok sanatkârımızın çeşitli seviyelerde gelenekle ilişki içinde olduğu söylenebilir.
Bizim Külliye: - Günümüz Türk şiiri, romanı, hikâyesi ve tiyatrosu; kısacası Türk edebiyatı Türk insanını ne ölçüde yansıtmaktadır? Son dönemlerdeki farklı arayışların edebiyatımızın insanımızı yeterince yansıtamaması arasında bir ilişki görüyor musunuz?
İ. Çetişli: - Bu tür bir değerlendirme ile Tanzimat’tan bu tarafa olan edebiyat tarihimizde sık sık karşılaşırız. Özellikle roman, hikâye ve tiyatromuzun bizi, bizim insanımızı yeterince anlatamadığından bahsedilir. Ben böyle bir eleştirinin hem bir şikâyet hem bir temenni anlamı ihtiva ettiğini düşünüyorum. Yani, -Yahya Kemal’in deyimiyle- sanatkârlarımız, bizim dilimiz ve bizim sesimizle bizim maceramızı daha mükemmel, daha güzel anlatsınlar temennisi kadar; sanatkârlarımız bizi, bizim maceramızı arzuladığımız seviyede derin, mükemmel ve güzel anlatamıyorlar şikâyeti.
Konuya önce şikâyet açısından bakalım. Evet, Tanzimat sonrasında hayatımıza giren modern hikâye, roman ve tiyatronun Türk toplumu ve insanını “çok başarılı” ve “eksiksiz” bir şekilde anlatabildiğini söylemek zordur. Servet-i Fünûn roman ve hikâyesi, 1930 sonrasının sosyal/sosyalist/Marksist gerçekçilik anlayışının roman ve hikâyesi, 1960 sonrasının her türlü ideolojik roman ve hikâyesi, buna somut örnek olarak gösterilebilir. Ancak son iki yüzyıllık edebiyatımızı, onca sanatkârımızın gayretlerini bütünüyle bu çerçeve içinde görmek, büyük bir haksızlık ve insafsızlık olur. Bazı yazarlarımızın veya bazı eserlerimizin Türk toplumu veya insanının şu veya bu yönünü başarıyla anlattığı kanaatindeyim. Elbette ki yeterli değil. Bir anlamda sanat zaten bu. Sanatta “tamam oldu”, “daha ötesi mümkün değil”, mutlak mânâda “mükemmel” denilemez. Sorunuzda vurguladığınız “arayışlar”ı bu çerçevede düşünmek gerekir.
Aslında konuya sonuç açısından çok sebepler açısından yaklaşmak daha faydalı olur diye düşünüyorum. Yani Türk edebiyatının toplumun büyük çoğunluğunun beğeni ve takdirini kazanacak seviyede yeterlilik, mükemmellik ve güzelliğe ulaşamamasının sebepleri nelerdir? Dikkatimizi bu nokta üzerine yoğunlaştırırsak, sanatımızı mecalsiz bırakan hastalıkları tespit ve teşhis eder; ardından da tedavisine yönelebiliriz. Tabiî ki bu noktada çok şey söylenebilir. Baştan beri de söylüyoruz zaten. Dil problemi, geleneğin günümüz nesillerine tanıtılması ve sevdirilmesi problemi, sanatkârı zihnen besleyecek olan felsefe, tarih, ilahiyat, sosyoloji, psikoloji vb. alanlardaki yetersizlikler problemi, objektif eleştiri problemi, genç yeteneklerin teşvik edilmesi problemi, okuyucunun seviyesini yükseltme problemi… Elbette sanatkârlarımızdan daha mükemmel, daha güzel eserler beklemek hakkımız. Ancak onların sanatlarını daha mükemmel icra etmelerini sağlayacak ortamı hazırlamak da görevimiz. Unutmayalım ki, şikâyet ettiğimiz insanlar, uzaylı değil, bu toplumun insanları.
Bizim Külliye: - Son olarak Bizim Külliye hakkındaki kanaatlerinizi öğrenebilir miyiz?
İ. Çetişli: - Bu sorunuz için teşekkür ederim. Çünkü uzun zamandır ödemeyi ihmal ettiğim borcumu hatırlattınız bana. Öncelikle Bizim Külliye’nin var olmasında, bugüne kadar hayatını idâme ettirmesinde ve dergicilik tarihimizde önemli bir yer edinmesinde, emeği, gayreti ve fedakârlığı olan herkese, şair dostum Nazım Payam’ın şahsında tebrik, takdir ve teşekkürlerimi arz ediyorum. Müstesna kalemleriyle ona hayat veren şair, yazar, eleştirmen, araştırmacı ve ressamlarımıza da tebrik, takdir ve teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü Bizim Külliye’yi var eden kadro; konuşmamızın başından beri dile getirmeye çalıştığımız meselelerin şuurunda olan; kültür, sanat, edebiyat, dil aşkıyla dopdolu insanlar.
Türkiye ve hele hele taşra şartlarında bir dergi çıkarmanın ne meşakkatli; özellikle bunu -hedefinden sapmadan- uzun ömürlü kılmanın ne kadar zor olduğunu, bir nebze de olsa, Ay Işığı denemesinden bilirim. Onun içindir ki, yüz elli yıllık dergicilik tarihimiz, tam bir dergi kabristanına dönmüştür. Nice hayaller, nice ümitler, nice heyecanlarla çıkılan yolun sonu, ne yazık ki, daha üç-beş adım sonra kabre açılır. Madalyonun başka yüzü de var elbette. Servet-i Fünûn, Varlık, Hisar, Türk Edebiyatı, Dergâh, Erciyes, Türk Yurdu ve şu anda hatırıma gelmeyen bazıları, uzun ömürleriyle dergiciliğimizin yüz akı olmuşlar. Bizim Külliye için duam, kaderin kendisinden “âb-ı hayat” kadehini esirgememesi.
Bizim Külliye, -bugüne kadarki 18 sayısı ile- kültür ile sanatı, sanat ile eleştiriyi, duygu ile bilgiyi, eğitme ile öğretmeyi, görme ile göstermeyi, at başı götürmeye çalışan bir hassasiyetin dergisi. Her türlü bağnazlıktan, ukalâlıktan, aşırılıktan uzak; ciddî, ağırbaşlı ve vakûr. Zengin bir muhtevaya sahip. Kapak ve iç sayfa mizanpajı, baskı kalitesi açısından gayet iyi. Özellikle aralara serpiştirilen resim ve desenler, derginin “albeni”sini arttırıyor. Tashih hususundaki titizlik, takdire şayan. Ancak “mükemmellik”in sınırı yok. Daha kat edilecek çok yol var. Bütün kalbimle temenni ediyorum ki, Bizim Külliye’lilerin “mükemmellik” ve “hizmet” yolundaki aşkları hiç bitmesin.
Bizim Külliye: - Efendim, dergimiz hakkındaki övgülerinizle bize güç verdiniz. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
İ. Çetişli: - Bu benim görevim. Alâkanız ve hizmetlerinizden dolayı Türk kültürü adına ben teşekkür ederim.