Şehrin Ruhu
ŞEHRİN RUHU ve KİMLİĞİ
İsmail ÇETİŞLİ
Dün sana bir tepeden baktım azîz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrün oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
(Yahya Kemal Beyatlı)
Bir zamanlar, insanlar gibi şehirlerimizin de kendilerine mahsus bir ruhu ve kendilerine has bir kimliği vardı. Hani eskilerin “nev’i şahsına münhasır” dedikleri cinsten bir ruh ve bir kimlik.
Daha şehre ilk adımınızı atar atmaz, hissederdiniz ki, bir başka şehirdesiniz. Çünkü şehrin, o kendine has ve münhasır ruhu, sizi bir tül gibi sarar ve büyüleyici iç âlemine davet ederdi. Hemen fark ederdiniz ki, onun edâsı, tavrı, işvesi, nazı, duruşu, konuşması, giyinişi ve üslûbu başkadır.
Evet, bir zamanlar şehirlerimizin hususî bir ruhu ve bir kimliği vardı. Bu ruh ve kimlik onun havasından, suyundan, toprağından ve -tabiî ki- insanından neş’et ederdi. Evleri, camileri, hamamları, hanları, çarşıları, sokakları, mesire yerleri…, bu kimliğin ayrılmaz birer parçaları, âdeta alâmet-i farikasıydı. Kendilerine has bir mimarîsi ve kendilerine has bir hayatı olan şehirlerdi onlar.
Evet, bir zamanlar şehirlerimizin kendilerine has ve münhasır bir ruhu ve bir kimliği vardı. Bu kimlik onda yaşayan insanların dilinden, kılık-kıyafetinden, âdet ve geleneklerinden, insanî ilişkilerinden, gündelik hayatından fışkırıp elle tutulacak kadar somutlaşırdı. Bu kimlik, onun ruhundan fışkırır; ev ev, yol yol, sokak sokak, cadde cadde müşahhaslaşırdı.
O şehirlerin evleri vardı; cümle kapılı, geniş bahçeli, geniş sofalı ferah evleri. Ahşabın, taş veya kerpiçle son derece âhenkli izdivacından teşekkül etmiş evler. Huzur ve sükunun hâkim olduğu sıcak ikliminde, doğumların ayrı bir sevinç; ölümlerinse ayrı bir tevekkülle karşılandığı evler. O evlerin küçük pencerelerinde el örgüsü sakız gibi beyaz perdeler asılır; cumbalarında fesleğen, hanımeli, sardunya, gece sefası çiçeklerinin saksıları dizilir; bacalarında “hacı” olduğuna inanılan leylekler, damlarında ise dem çeken güvercinler meskûn bulunurdu. Daha ziyade yeşilin her tonuyla gözleri okşadığı bahçelerinde ise erikten duta, elmadan armuda, maruldan domatese kadar meyve ve sebzeler yetişir; gül, leylak, zambak, sümbül gibi bin bir çeşit çiçek, iç gıcıklayıcı kokularıyla boy atardı.
Sokakları vardı o şehirlerin. “Park” bilmeyen çocukların biricik cenneti olan sokaklar. Onlar daracıktı belki, ama yazları gölgeli ve serin, kışları ise sıcaktı. Yoğurtçunun, sütçünün, bozacının sesleri dışında hep sükûn hâkim olurdu o sokaklara. Her mevsim temizdi onlar. Gönüllerde kök salan temiz sevgiler, önce bu sokaklarda tomurcuklanırdı.
O şehirlerin çarşıları vardı; sıra sıra küçük mütevazi dükkânların sıralandığı. Ne bulunmazdı ki o çarşılarda? Bakırcılar, kunduracılar, keçeciler, tenekeciler, tuhafiyeciler, züccaciyeciler, demirciler, baharatçılar, terziler, nalbantlar, çilingirler, bakkallar… Sabah namazından sonra daha gün ışımadan besmeleyle açılır, güneşin dağların ardına çekilmesiyle yine besmeleyle kapatılırdı kepenkleri. Herkes birbirine “hayırlı işler” temennisinde bulunur, her bir müşteri güler yüzle karşılanır, her alış verişte “Allah bereket versin” denirdi. Yaz günleri kapı önüne atılan iskemlelerde hâlis Yemen kahvesi içilir, memleketin ahvâlinden bahis açılırdı.
Nesi yoktu ki o şehirlerin? Günde beş vakit dolup boşalan camileri, Davudî sesli müezzinleri, karpuz çatlatan çeşmeleri, insanı oluk oluk terleten hamamları, baharla birlikte dolup taşan mesire yerleri, cana can katan pınarları…
Elbette ki, o şehirlerin insanları vardı. Kanaatkâr, mütevekkil, mütedeyyin insanlar. Onlar haysiyetli, hamiyyetli, maharetli, merhametli, mürüvvetli, faziletli, ferasetli, belâgatli, iffetli ve şefkatliydiler. Onların gönlü gani, ruhu engin, yüzü güleçti. Onların bayramları, düğünleri, nişanları, ramazanları, aşure günleri, Hızır-Elyas günleri vardı.
Sözün kısası, o şehirlerin yazları ayrı bir güzel, kışları ayrı bir güzeldi. Ve hayat, yudum yudum yaşanırdı o şehirlerde. O şehirler, “bizim şehirlerimiz”di.
Ne olduysa oldu. Günlerden bir gün “modernizm, modernite, çağdaşlık” denen davetsiz misafir çıkageldi. İthal ucubeler, “çağın icabı” adına hayatımızın en mahrem noktalarına kadar nüfuz etti. Sonunda da şehirlerimizin o kendilerine has ve münhasır ruhları ve kimliklerini alıp götürdü ve ateşe verdi onları. Şimdi artık şehirlerimiz ruhsuz; şimdi artık şehirlerimiz kimliksiz, şimdi artık şehirlerimiz soğuk, donuk ve kirli.
Ya onlarda yaşanan hayat? Ya onlarda hayatlarını yaşayan insanlar?
