SAFAHAT’TA MEHMET ÂKİF’İN DUYGU DÜNYASI
Kategori : Makaleler
SAFAHAT’TA MEHMET ÂKİF’İN DUYGU DÜNYASI
Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ*
Bu bildiri Uluslar arası Mehmet Akif Ersoy ve Balkanlarda Kültür ve Düşünce Hareketleri ve Yeniden Yapılanması Sempozyumunda (24-31 Mayıs 2009 Novi Pazar/Sırbistan) sunulmuştur)
ÖZET
Şiirin, şairin duygu dünyasından güç aldığı bilinen bir gerçektir. Sanılanın aksine, toplumcu ve idealist bir şair olan Mehmet Âkif ve Safahat’ı için de bu hüküm büyük ölçüde geçerliliğini korur. Âkif’in Safahat’a yansıyan duygu dünyasını, öncelikle hüzün, keder, bunalma, hayıflanma, kahrolma, öfke ve isyan duyguları belirler. Şairin kendi hayatını tasarruf tarzı, şairliği ve Mâbud’u ile olan ilişkileri hakkındaki olumsuz bakışı da, Safahat’ın karamsar duygu atmosferini bir kat daha derinleştirir. Söz konusu olumsuz duyguların kaynağı, Osmanlı-Türk toplumu ve İslâm dünyasının içinde bulunduğu son derece olumsuz şartlardır. Âkif’in manzumelerine yansıyan sevinç ve mutluluk duygusu, sadece birkaç çocukluk hâtırası, Osmanlı-Türk toplumu ve Müslümanların tarihteki başarıları ile hâldeki bazı olumlu gelişmelerle sınırlıdır. Safahat’a belirtilmesi gereken bir başka duygu, metafizik karakterli vecd duygusudur. Dikkat çekici olan husus, her türlü duygunun artan yoğunluğuna paralel biçimde manzumelerdeki şiiriyetin yükselmiş olmasıdır. Zaman zaman “nâzım” olarak nitelenen Âkif, manzumelerinde ferdî, içtimaî ve metafizik karakterli duygu yoğunluğunun söz konusu olduğu hâllerde, -zannedilenin aksine- lirizmin zirvelerine tırmanır.
Anahtar kelimeler: Mehmet Âkif, Safahat, duygu, duygu dünyası, lirizm
MEHMET AKIF’S WORLD OF EMOTIONS IN SAFAHAT
ABSTRACT
It is known that poetry takes its power from the emotional world of the poet. Contrary to the assumptions, the same sensuality is valid for idealist and altruist poet, Mehmet Akif, and his work Safahat. The realm of emotions encountered in his Safahat is mainly composed of sorrow, grief, gloominess, lamentation, anger and mutiny. Akif’s negative perception of his own life, poetics, and personal relationship with God doubles the pessimistic atmosphere of Safahat. The main reason for his pessimism was the terrible conditions that Turkish-Ottoman society and the Islamic world were in. A few glimpses of happiness we see in his poetry are confined only to his childhood memories, good old times of the Turkish-Ottoman nation and Muslim nations and their past achievements, and rare positive developments took place in Akif’s own time. Another emotion that should be noted in Safahat is the feeling of metaphysical ecstasy. It is also remarkable that the poetic quality of his poems increases parallel to the intensity of the emotions. That is to say, the more emotional he gets in his poems, the more quality the poems are. Even though, from time to time Akif is labeled as ‘only a verse writer’, he climbs up to the peaks of lyric quality especially in his personally, socially and metaphysically motivated poems.
Keywords: Mehmet Âkif, Safahat, emotion, world of emotions, lyricism
***
Genel manada sanatın, özel manada ise edebiyatın, sanatkârın kendi “ben”i ile bu “ben”i kuşatan evrene yönelik dikkatleri sonucu ortaya çıkan çeşitli algılarının estetik formlardaki ifadesi olduğu bilinen bir gerçektir. Söz konusu algılar, zihnî olduğu kadar hissî veya hissî olduğu kadar zihnîdir de. Eğer konumuz şiirse, onun oluşumunda hissî duyarlılığın çok daha öncelikli ve ağırlıklı olacağını söylemek, büyük bir iddia olmaz. Çünkü şiir ve şiiriyet, evrendeki varlık, insan, olay ve hayatın kendisinde değil, onların şairin ruhunda uyandırdığı duygu, heyecan ve intibalarda; bunların estetik ifadesindedir. Bunun içindir ki şiir liriktir ve şiiri diğer edebiyat türlerinden ayıran en önemli niteliklerden başında da lirik olması gelir.
Bu bağlamda M. Kaya Bilgegil şiiri, “iç dünyadan veya dış dünyadan gelen güzellik ihsasının doğurduğu hayret hissine lisanın güzelliğini kullanarak beden verme sanatı” veya “insan ruhunda geçen vakıalara lisan müzikalitesinden beden verme sanatı” olarak tarif eder.[1] Ahmet Hamdi Tanpınar da buna çok yakın bir tespitte bulunur: “Bu (şiir), belki anî bir cehtle kendini bulan ruhun, insandaki ezelî hakikatle temasından doğan bir konuşmadır; belki güzellik dediğimiz idealle bir lâhza baş başa kalmanın verdiği mestîdir. Bu mânâda denilebilir ki, şiir ve alelumum sanat, ferdin en mutlak ve hür surette kendini idrak ettiği zirvedir.”[2]
Hiç şüphesiz, şiirin muhteva/mana evrenini, bütün edebî eserler gibi, “insan” belirler. Bununla birlikte, insanın his dünyası, şiirin muhteva/manası için çok daha önceliklidir. Dolayısıyla ondaki mana, gerek kaynak gerekse mahiyet itibariyle zihnî, aklî ve nesre mahsus olmaktan uzaktır. Nitekim Yahya Kemal’e göre, şiirin “madeni”, “bizim hislerimizdir, hüzünlerimizdir, şevkimizdir, ihtiraslarımız”dır.[3] Tanpınar’a göre de şiir, “bir yılan gibi kendi üstüne çöreklenen ruhun bir an için kendi kendini temaşasından doğan bir mükemmeliyet”tir.[4] Ahmet Haşim de, şiirin kaynağının “akıl” değil, “idrak mıntıkaları haricinde, esrâr ve meçhulâtın geceleri içine gömülmüş, yalnız münevver sularının ışıkları gâh u bîgâh ufk-ı mahsusâta akseden kudsî ve isimsiz memba”[5] olduğu kanaatindedir. Bu gerçekten hareketle Benedetto Croce, “Şiir duygunun dilidir.” der.
Yukarıdaki açıklamalardan şiirde fikre yer yoktur anlamı çıkarılmamalıdır. Sanırız şiirde his-fikir ilişkisinin en güzel yorumunu Necip Fazıl ortaya koyar. Necip Fazıl’a göre, şiirin muhtevasını oluşturan iki temel unsur vardır; his ve fikir. Ancak his ve fikrin, şair tarafından ham hâllerinden kurtarılıp mutlak bir senteze tâbi tutulması gerekir. “Şiir, düşüncenin duygulaşması, duygunun da düşünceleşmesi şeklinde, bu iki unsurdan her birinin öbürünü kendi nefsine irca etmek isteyişindeki mesut med ve cezirden doğar. (…) His, fikir olmaya, fikir de his olmaya doğru kıvrımlaşmaya başlayıncadır ki, kıvrımlar arasındaki halkaların içinde, sanat, karargâhını kurar. (…) Şiirin ana maddesi sayılan ham ve cılk duygu; ve şiire en uzak nesne bilinen sert ve kuru düşünce teker teker yalnız kaldıkça, hiçbir şiir, zarfını kendi başına imlâ etmek talihine eremez.”[6] Bu bağlamda denilebilir ki “Şiir saf ve bediî bir tefekkürdür.”[7]
Bildirimizde Mehmet Âkif’in Safahat’a yansıyan duygu dünyası üzerinde durmak; elde ettiğimiz tespitleri tasvir ve tahlil etmek; nihayetinde de şairin ruh portresini ortaya koymak istiyoruz.
Bilindiği gibi Mehmet Âkif, II. Meşrutiyet’ten hemen sonra ilk örneklerini verip 1936’daki vefatına kadar süren yaklaşık otuz yıllık sanat hayatında toplumcu, gerçekçi, idealist bir şairdir. Âkif, uzun tereddütlerden sonra şiirini mensubu bulunduğu toplumun ve dinin “fayda”sına; inandığı değerlerin “hizmet”ine adamış “cemiyet mistiği” bir sanatkârdır. Bu sebeple şiirlerinde, kendi benine ait bireysel duyguları çok büyük ölçüde bir kenara iterek veya susturarak içinde yaşadığı hayat ve toplumun problemleri üzerine eğilmiştir. Bu bağlamda Safahat’a baktığımızda, Mehmet Âkif’in tamamıyla kendi beninin duygu ve duyarlılıklarını esas aldığı şiir sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini görürüz. Ancak bu gerçek, bir insan ve hele hele bir şair olarak Âkif’in duygu ve duyarlılıklarını büsbütün iptal ettiği; bütünüyle duygu ve duyarlılıklarından uzak biçimde “kuru” didaktik manzumeler yazdığı şeklinde yorumlanamaz. Dikkatli bir göz veya hassas bir kalp ve kulak, onun en toplumcu, gerçekçi, idealist, hatta ideolojik metinlerinde bile büyük bir heyecan, üzüntü, keder, kırgınlık, tedirginlik, öfke, kızgınlık ve isyan duygularıyla çarpan kalbini görüp duyabilir.
Mehmet Âkif’in Safahat’taki manzumelere yansıyan duygu dünyası, kendi içinde şu alt başlıklar altında değerlendirilebilecektir.
I- Sevinç ve Mutluluk
Mehmet Âkif’in Safahat’a yansıyan sevinç ve mutluluk, son derece sınırlı; birkaç manzumeyi veya birkaç manzumenin bazı bölümlerini aşmayan bir duygudur. Başka bir ifadeyle Mehmet Âkif’in 1873-1936 yılları arasındaki altmış üç yılık ömrü veya 1908-1936 yılları arasını kapsayan otuz yıllık sanat hayatı müddetince en az yaşadığı duygu, sevinç ve mutluluktur. Söz konusu duygunun bir kısmı bireysel iken çok az kısmı da toplumsaldır.
A- Bireysel Sevinç ve Mutluluk
Yaşadığı dönem (1873-1936) itibarıyla talihsiz bir nesle mensup olan Mehmet Âkif’in bireysel sevinç ve mutluluklarının önemli bir kısmı hâle değil, geçmişe; özellikle çocukluk yıllarına aittir. Dolayısıyla bunlar hâlde çeşitli vesilelerle hatırlanan hâtıralara dayalı sevinç ve mutluluklardır. Elbette şair, yıllar sonra bu “hâtırât-ı lâtif”i hatırlayınca mutlu olur.
Mehmet Âkif’in çocukluk yıllarına ait sevinç ve mutluklarının başında, daha sekiz yaşında iken kardeşi ve babasıyla birlikte Fatih Camiine gidişleri, orada babasının namaza durup onları unutması üzerine hasırlar üstündeki “âşıkâne” koşturmaları gelir.
Fezâ-yı ma’bedin encüm-nümâ meşâ’ilini,
O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâfilini
Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda…
Neler düşündüm o sâ’atte bilseniz orada! (Fâtih Camii, s.6)[8]
Âkif’in çocukluk yıllarına ait bir ömre bedel bir başka “hoş hâtıra”sı bayramlarla ilgilidir.
Bayramda gelir yâda ne hoş hâtıralar ki:
Bir ömre verilmez, o kadar kadri girândır.
Iydin bana dâim görünür levh-i kerîmi:
Mâzî-i tufûliyetimin yâd-ı besîmi. (Bayram, s.38)
Anlaşılan odur ki Mehmet Âkif’in hayatında mutlu ve mesut olduğu hemen hemen tek dönem çocukluk yıllarıdır.Nitekim Sanatkâr isimli manzumesinde çocukluğunda “bahtiyar” olduğunu, içinde büyüdüğü aile ocağının da “cennet”ten farkı bulunmadığını belirtir.
Çocukluğumda, evet, bahtiyâr idim cidden,
Harîm-i âilenin farkı yoktu cennetten.
Eşikten atladığım gün değişti, lâkin, cev;
Kuşattı parçalanın Şark’ı bir duman, bir alev. (Sanatkâr, s.436)
Yukarıdaki mısrada da söylediği gibi, aile ocağının eşiğinden atladığı veya çocukluk çağını geride bıraktığı günden itibaren yüz yüze kaldığı problemler, Mehmet Âkif’in hayatını alt üst eder. Çocukluk yılları ve hâtıralarına dönme isteğinin arkasındaki gerçek de, işte bu değişmedir.
Mehmet Âkif’i çocukluk sonrası hayatında mutlu eden, sevindiren nadir olaylar, gelişmelerden bir kısmı dinî niteliklidir. Samimi bir mümin ve mütedeyyin olan Âkif, özellikle dinî mekânlarda bulunmaktan, burada yaratıcısı ile birlikte olmaktan derin bir mutluluk duyar. Bu ruh hâlini ifade edecek en güzel tanımlama “vecd hâli” ve duygusudur. Meselâ Fatih Camii isimli manzumesinde “pek sevdiği”ni söylediği seher vakti, müezzinin okuduğu salâ, ruhunun fezasına aksedince içinde dalgalanan “istiğrak” duygusuyla camiye koşar.
Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,
Sabahı pek severim, en güzel zamânımdır.
……………………….
Fezâ-yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz
Müezzinin dem-i mehmûru, bir hazîn âvâz
İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrak,
Ezânı beklemez oldum, açılmadan âfâk, (Fatih Camii, s.6)
Aynı duygu Süleymaniye Kürsüsünde manzumesinin birinci bölümünde de mevcuttur. İç karartan Haliç’in miskin suları, yalpa yapan tahta yolu, çevresindeki pis, eski, çirkin evlerinden sonra birden bire karşısına çıkıveren ve âdeta sonsuzluk denizinin sonsuz dalgaları göğe yükselirken donmuş da bir inciye dönüşmüş hâli olan Süleymaniye ile yüz yüze kalınca mutlu olur. Okuyucuyu, kendisiyle birlikte vecde gelip varlığından ve kesretten geçerek vahdete dalması için camiye çağırır.
Artık ey sevgili kâri, gel otur orta yere,
Cephe dîvârına bak, camlara bak, mimbere bak;
Sonra mihrâb ile mahfillere, kürsîlere bak.
İşte her cephede, her yerde demâdem görünen,
Lâkin esrâra bürünmüş gibi mübhem görünen,
Seni bîtâb-ı telâkkî bırakan âyâtın
Kalarak mülhem-i âvâresi hissiyâtın,
Dalgalansın da denizler gibi kalbinde celâl;
Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!
Vecde gel; vahdete dal, âlem-i kesretten uzak…
Yalnız Sâni’i gör; san’atı, masnû’u bırak!
Ben de bir yer bularak şöylece tenhâ dalayım,
Varlığımdan geçeyim, mahv-ı temâşâ kalayım. (S. Kürsüsünde, s.135)
Âkif’in Necid Çöllerinden Medine’ye isimli manzumesindeki heyecanı, ürpertisi ve mutluluğu, aylar süren zahmetli ve yakıcı çöl yolculuğundan sonra Hz. Peygamber’e kavuşmasındandır.
‘Menâha’dan geçiyorduk, ikindi olmuştu.
Çıkınca karşıma Cânân’ımın yeşil yurdu,
Gözüm karardı, atıldım harîm-i câzibine;
Yarıp cemâ’ati, düştüm direklerin dibine.
Sonunda bir yere, lâkin gömünce varlığımı,
Ridâ-yı haşyetle hisseyledim sarıldığımı.
Yavaş yavaş o demin duyduğum heyecan
İçimde dondu da bir ra’şe koptu rûhumdan;
Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!
……………………………………..
Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;
Ne ihtiyârıma sâhip, ne i’tiyâdıma râm,
Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm;
Sularda engine düşmüş sefîne-pâre gibi, (N.Ç. Medine’ye s. (s.287-288/289)
Unutulmamalıdır ki müşahede etme bahtsızlığı, ruhunu derinden yaralayan olumsuzluklar karşısında Âkif’i ayakta tutan, ona yaşama gücü veren en temel kaynak, imanı; bu imandan kaynaklanan “dava”sı ve “gayret-i dîniyye”sidir. Bu sebeple onun imanının, benliğinin derinliklerinden fışkıran sesi karşısında ne can ne de cihan kaygısı durabilir.
Coşuvermez mi, içim sanki yanardağ kesilir;
Yeniden davranırım, eğlenemem bir yerde.
Ne cihan kaygusu derman bu devasız derde;
Ne de can, sonra filân duygusu engel, heyhat!
Can, cihan hepsi de boş, ‘gâye’dedir varsa hayat. (S.Kürsüsünde, s.137)
B- Toplumsal Sevinç ve Mutluluk
Mehmet Âkif’in hayatı veya sanat hayatı müddetince hâlde idrak ettiği toplumsal karakterli sevinç ve mutluluk son derece sınırlıdır. II. Meşrutiyet’in ilânıyla Abdülhamid’in istibdat devrinin kapanmış ve hürriyetin gelmiş olması Âkif’i sevindirir. Süleymaniye Kürsüsü’ndeki vâiz, Hindistan’da bulunduğu sırada II. Meşrutiyet’in ilânını öğrendiğinde sevincinden “çocuklar gibi hüngür hüngür” ağlar (s.148). Aynı gelişmenin sevinç ve mutluluğu Hürriyet manzumesinde de dile getirilir. Ancak bu sevinç, kısa sürede hüsrana dönüşecektir.
Mehmet Âkif’in bir başka toplumsal sevinci, çocukların eğitim görmeleridir (Amin Alayı). Bayramlarda herkesi sarıveren sevinç ve mutluluk; bayram yerinde gördüğü “levha-i handân” da Âkif’i sevindirir (Bayram).
Mehmet Âkif’in hâldeki toplumsal sevinç, mutluluk ve gurur duygusunun bir başka önemli kaynağı, toplum adına bazı insanların veya grupların (Bazı Rusya ve Hindistan Müslümanları, Âsım ve nesli), hâlde gösterdikleri büyük başarı, gayret, fedakârlık ve kahramanlıklardır. Bir öncekinin aksine burada mazi, hâlde yeniden ihya edilmiş olur. Âkif’in biricik ütopyası olan bu tablo, elbette onu çok mutlu eder. Söz konusu mutlulukların başında da Mehmetçiğin -başta Çanakkale olmak üzere- Birinci Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşında gösterdiği destansı kahramanlık ve vatanseverlik gelir.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;
Değil mi cephemizin sînesinde îman bir;
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;
Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz! (Berlin Hâtıraları, s.284)
Mehmet Âkif’in toplumsal sevinç ve mutluluğunun önemli bir kısmı, kendi hayatında olduğu gibi, geçmişe/tarihe aittir. İçinde bulunulan hâlin olumsuzluklarını anlatırken sık sık mukayeseye ihtiyaç duyan Âkif, bu noktada tarihe yönelir. Aradaki uçurum; yani geçmişin ihtişamı karşısında hâlin perişanlığı, gurur ve mutlulukların üzüntü, kızgınlık ve öfkeye dönüşmesine sebep olur.
Eskiden zurnalar öttükçe fezâ inlerdi;
O ne dehşetli düğünler, o ne derneklerdi! (Âsım, s.318)
Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?
Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?
……………………..
Hani orman gibi âfâkı deşen mızraklar?
Hani atlar gibi sahrâyı eşen kısraklar?
Hani ay parçası kızlar ki koşar oynardı?
Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı? (Âsım, s.311-312)
Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz!
………………………………………
Bir taraftan dînimiz, ahlâkımız, irfânımız;
Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsânımız;
Yükselip akvâmı almış fevc fevc âgûşuna;
Hepsi dalmış vahdetin âheng-i cûşâcûşuna. (Hakkın Sesleri-7, s.181)
II- Hüzün ve Keder
Safahat’taki manzumelerde hâkim olan temel duygu;hüzün, keder, can sıkıntısı, bunalma, hayıflanma, kahrolma ve isyandır. Başka bir ifadeyle, yukarıdaki bazı hâller dışında Mehmet Âkif’in sanat hayatı boyunca hemen her zaman ruhuna hâkim olan hüzün, keder, can sıkıntısı, bunalma, hayıflanma, kahrolma ve isyan duygularıdır. Bu sebeple Safahat’ın bütünü, bir hayli belirgin, açık ve yoğun bir karamsarlık ve bedbinlik atmosferi ile kaplıdır.
B- Toplumsal Hüzün ve Keder
Mehmet Âkif’in ruhunu yakan ve manzumelerine hâkim olan olumsuz duygularının kaynağı, öncelikle sosyal ve toplumsal problemdir. İdealist ve toplumcu bir şair olan Âkif, haklı olarak dikkatini kendi benine değil, içinde yaşadığı hayata, mensubu bulunduğu topluma ve ümmete çevirir. Bu bağlamda o, “ev”in değil, “sokak”ın şairidir. Üstelik Âkif, “hakikat”in ifadesini, sözünün “odun” olmasına tercih edecek kadar realisttir. Bu anlayış ve bu gözle hayata, topluma ve ümmete yönelen müşahedelerinde Âkif, pek çok eksiklik, yanlışlık, çarpıklık, çaresizlik, yokluk ve yoksulluklar görür. İşte bu olumsuzluklar, hassas bir ruha sahip olan şairimizi derinden üzer ve kederlendirir. Olumsuzluklar karşısındaki çaresizlik ve acz veya olumsuzlukların bir türlü sonunun gelmemesi, bir adım sonra da şairi, hayıflanma ve kahrolma duygularının uçurumuna sürükler.
Birinci Safahat’taki Mehmet Âkif’in hüznü, kederi ve kahroluşu, çevresinde gördüğü farklı bireylere ait olumsuz manzaralardan kaynaklanır. Meselâ Halkalı Ziraat Mektebindeki veremli öğrencinin hastalığı ve iç yakıcı isyanı karşısında Âkif, derin bir üzüntü duyar (Hasta). Hamal babasının ölümünden sonra ailenin yükünü üstlenmek zorunda kalan küçük Hasan’ın karşı karşıya kaldığı gerçekleri öğrenince “içi yanar” (Küfe). Fakir, kör ve hasta dilenci neyzenin sokaktaki perişan ve hazin hâline kahrolur (Kör Neyzen). Yetmişlik yaşına rağmen hâlâ çatılarda çalışmak zorunda olduğu için hastalanan Seyfi Baba’ya yardım edememekten hayıflanır (Seyfi Baba). Memleketinden uzakta sabahtan akşama kadar sokak sokak gezerek hayatını kazanmaya çalışan “Yemişçi İhtiyar”a; ölen babanın arkada bıraktığı yetime (Ahret Yurdu); kız kardeşinin beşinci çocuğunun ölümüne (Selma); “Hayatı bir yığın âlâm olan” kimsesiz bir kadının komşuların temin ettiği bir hasırla gömülüşüne (Hasır) üzülür. Yakınları veya toplumdan merhamet ve şefkat görmeyen ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar karşısında “içi” parçalanır (Köse İmam). Genç veya yaşlı dostlarının ölümüne mersiyeler söyler (Merhum İbrahim Bey, Bir Mersiye).
Ey yâr-ı azîz-i gam-küsârım,
Mahvoldu Hudâ bilir karârım,
Sarsıldı olanca ıstıbârım;
Bî-zâr peyinde rûh-ı zârım!
Gittin, beni kimsesiz bıraktın,
Yaktın beni hasretinle yaktın! (Merhum İbrahim Bey, s.52)
II. Abdülhamid zaptiyelerinin suçsuz bir adamı, karısının bağırıp çağırmaları ve yalvarmalarına rağmen karga tulumba alıp götürmelerine üzülür; zâlim karşısında susmuş olmak; mazlum için bir şey yapamamak ve bir kenara gizlenmiş olmaktan mahcubiyet duyar.
Benim de bitti nihâyet tahammülüm, tâbım;
Boşandı seyl-i dümû’um, boşandı a’sâbım.
Utandım ağlıyarak, ağladım utanmayarak!
……………………
Ağlasın inlesin de bir mazlûm,
Olayım seyre sâde ben mahkûm! (İstibdâd, s.71)
Toplumsal hayata dair adım başı söz konusu olumsuz manzaralarla karşılaşmak, hisli yüreğinin insanlara duyduğu sevgi, şefkat ve merhameti sebebiyle Mehmet Âkif’in canını sıkar, kalbini kanatır, bunaltır, hayata küstürür. Bu sebeple onun “kalb-i mecruh”una bir parça sükûn ve huzur arayışları hep neticesiz kalır.
Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim; (Meyhâne, s.31)
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım; (Bülbül, s398)
Sükûnu nerde bulur âh kalb-i mehcûrum?
Derûn-ı sînede bir herc ü merc-i dâim var! (Merhum İbrahim Bey, s.50)
“Bütün gün işte boğuştum, içim sıkıldı. Yeter!
Yarın da aynı mezâhimle uğraşıp duracak
Değil miyim? Bana öyleyse, şimdilik ister,
Ferâğ içinde düşünmek, vücûdu yormıyarak.
Hayât, ceng-i maîşet; cihansa ma’rekedir;
Zaman zaman bu sükûnlar birer mütârekedir.”
Dedim, zemîne uzandım. Fakat huzûr o ne zor!
Bir eski komşu gelip: … (Selma, s.45)
Birinci Safahat’taki Meyhâne ve Kahvehâne, Köse İmam manzumelerinden itibaren Mehmet Âkif’in dikkati sosyal hayat içindeki bireyden topluma yönelmeye başlar ve “Canan Yurdu”nda bütün vatanı; Süleymaniye Kürsüsü’nde ise bütün bir “âlem-i İslâm”ı kuşatır. Uzun yıllardır devam edegelen Müslümanların problemleri, içinde bulundukları pek çok olumsuzluk, peş peşe gelen ve başta Osmanlı-Türk toplumu olmak üzere bütün İslâm âlemine büyük acılar yaşatan Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl harpleri, Mehmet Âkif’i bir kat daha yaralar, üzer ve bunaltır.
Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu!
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;
Yâ Râb, beni evvel getireydin ne olurdu?.. [9]
Âsım’da Köse İmam’ın ağzından aktardığı mısralar, gördüğü sosyal dertler, vatanın perişan hâli karşısında Âkif’in içine düştüğü bunaltı ve bezginliğin sebebini açıkça ortaya koyar.
-Bırak oğlum, azıcık derdini döksün şu bunak.
Bana dünyâda ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr,
Bunalan rûhuma ister uzun boylu bir sefer;
Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün;
Gecelerden farkını görmüş değilim gündüzümün.
Seneler var ki harâb olmadığım gün bilmem;
Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem. (Âsım, s.311)
Kendisine,“Şark’ı çok gezdin, ne gördün?” diye sorduklarında, aşağıdaki anlattıkları da, Mehmet Âkif’in nasıl bir İslâm dünyası müşahede ettiğini açıkça ortaya koyar.
‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer,
Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler;
Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;
Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;
Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
Tegallübler, esâretler; tahakkümler, mezelletler;
Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar; türlü illetler;
Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;
Cemâ’atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;
‘Gazâ’ nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;
Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;
Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!.. (Şark, s.377)
İslâm dünyasını baştanbaşa dolaşan Abdürreşit İbrahim Efendi’nin gördükleri de bundan pek farklı değildir.
Eski dünyâya baktım ki ne âlemler var?
Sormayın gördüğüm âlemleri, hiç söylemeyim:
Yâdı temkinimi sarsar da kan ağlar yüreğim. (S. Kürsüsünde, s.142)
Mehmet Âkif, El-Uksur’da başlıklı manzumesinde Kahire’nin güneyinde Mısır medeniyetinden önemli kalıntıların bulunduğu Karnak yakınlarında Nil kenarındaki güzellikleri anlatırken bir grup İngiliz, Fransız ve Alman turistin zenginlik, güç ve kudretten kaynaklanan mutluluklarını görünce, İslâm dünyasının içinde bulunduğu zavallılığı düşünerek kahrolur.
Evet, bu sâha-i cûşun, bu cûş-ı ezvâkın
İçinde ben, yalınız ben zavallı gülmüyordum…
Oturmuş ağlıyordum, ağlasam da ma’zûrum:
Vatan-cüdâ gibiyim ceddimin diyârında!
Ne toprağında şu yurdun, ne cûybârında,
Bir âşina sesi, yâhud bir âşina izi var!
Sadâma beklediğim aksi vermiyor ovalar,
Bileydim ey koca Şark, ey cihân-ı dûrâdûr,
Senin nerendeki evlâdının nasîbi huzûr?
………………………..
Yabancı sesleri geldikçe reh-güzârından,
Hep inkisâr-ı emel taştı rûh-ı zârımdan!
Vatan-cüdâ olayım sînesinde İslâm’ın?
Bu âkıbet, ne elîm intikâmı eyyâmın!
Benim ki yaşlıyım artık düşük kolum kanadım; (El-Uksur’da, s.261/262)
Mehmet Âkif’in sosyal ve toplumsal karakterli hüzün, keder ve kahroluşun en uç zirvesi, hayatının son döneminde kaleme aldığı Şark, Umar mıydın?, Bülbül ve Leylâ’da somutlaşır. Yıllardır beklediği saadet güneşinin doğuşu yerine hep zifiri karanlık gecelerde yaşamaktan büsbütün bunalıp kahrolan şair, yok etmeye çalıştığı ye’sin eşiğindedir artık.
‘Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?’ derim, ‘yer pek’;
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, ‘gök yüksek’
Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, hüsrâna, kalkar, ye’se çarpar serserî alnın! (Leylâ, s.398)
Safahat şairi Âkif, sonunda âdeta bir Mecnun gibi diz çöker ve gözyaşları içinde İslâm idealinin sembolü olan Leylâ’ya yalvarır.
Niçin hilkât zemininden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şâyet, yoksa hiç imkân-ı i’zâzın,
Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar cerâğındır;
Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş otâğındır;
Ezanlar növbetindir: İnletir eb’âdı haşyetten;
Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâ’atler kölendir. Kâbe’ler haclen… Gel ey Leylâ,
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ’dan. (Leylâ, s.399)
A- Bireysel Hüzün ve Keder
Safahat’taki hüzün, keder, hayıflanma, kızgınlık, öfke ve kahrolma duygularının bir başka sebebi, Mehmet Âkif’in kendi hayatı, bu hayatı tasarruf şekli ve sanatkârlığıdır. Hemen belirtelim ki Mehmet Âkif, kendinden, hayatını tasarruf biçiminden ve sanatkârlığından memnun değildir. Dolayısıyla bu memnuniyetsizlik tabiî olarak onu üzer. Bu üzüntü zaman zaman hayıflanma, alay etme, öfke ve kızgınlığa dönüşür. Çünkü o, zihin ve gönül itibarıyla bir “dava” adamıdır. Kalbindeki iman onu böyle bir dava ile mükellef kılmıştır. Asr-ı Saadet’ten hâle kadar ki İslâm tarihi ona, Kur’ân’da sınırları belirlenen dava adamlığının pek çok örneklerini verir. Ancak Âkif, bu konuda son derece yetersiz, beceriksiz ve yeteneksiz kaldığı inancındadır.
Söz konusu yetersizlikten kaynaklanan derin hüzün, keder, elem ve bedbinliğin en yoğun ifadelerinden biri -adı üstünde- Hüsran şiirinde ifadesini bulur. Âkif, İslâmı ve Müslümanları uyandırma konusunda hiçbir şey yapamamaktan, “sağır kubbe”de “bir iz” bırakamamaktan muzdariptir.
Ben böyle bakıp durmıyacaktım, dili bağlı,
İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür îmanlı beyinler, coşar ancak,
Ben zâten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
Feryâdımı artık boğarak, na’şını, tuttum,
Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,
Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler ‘Safahât’ımdaki hüsran bile sessiz! (Hüsran, s.375)
Âkif’in hayatını tasarruf şeklinden kaynaklanan hüznü ilerleyen yıllarda bir kat daha artar. Yaş Altmış isimli manzumesinde, altmış yaşına gelmiş olmasına rağmen hâlâ yaşamaktan; bunca ömrü esnemekle geçirmiş olmaktan şikâyet eder.
Hudâ râzî değil, halk istemez, hilkat “gebersin!” der;
Şu benden hoşlanan kim? Yoksa, hâşâ, ben mi hoşnûdum?
Hayâtımdan inerken, bir bir, altmış perde karşımda,
Utanmak bilmedim kendimden olsun, esnedim durdum! (Yaş Altmış, s.431)
Mehmet Âkif’in bireysel üzüntü ve kederlerinin bir başka önemli sebebi, hayatını şiire ve şairliğe adamış; koca bir ömrü “üç buçuk nazma” gömerek heder etmişolmasıdır (İ’tirâf, s.127). Çünkü hayatını şiire adamış olmak, bir anlamda dava adamlılığının gerektirdiği mücadeleden kaçış; var olan problemler karşısında acizlikten başka bir şey değildir ona göre. Nitekim şair, ilk Safahat’nın başında yer alan mukaddime mahiyetinde isimsiz manzumesinde, “bütün âsâr”ının “aczinin giryesi” olduğunu belirtme ihtiyacı duyar. Üstelik ağlar, ağlatamaz; hisseder, söyleyemez; çünkü ne tasannu bilir ne sanatkârdır ne de kalbinin dili vardır.
Bana sor sevgili kari, sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım
Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri;
Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün asarım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım! (Safahat, s.3)
Ayrıca henüz sanat hayatına yeni adım attığı dönemde bir “ibtilâ” sonucu şiire yönelmesinin “hata” olduğunu; nesrindeki “rekâket” dolayısıyla şiire yöneldiğini belirtir. İstikbâlde de bir şair değil, bir “nâzım” olma konusunda bile şüphesi vardır.
Müstakbeli şi’rimin açık mı?
Şair olamam, o belli zâten,
Bir nâzım olur muyum acep ben?
Nesrimde rekâket olmasaydı;
Evvelce gözüm dolmasaydı,
Hiç nazma temayül eylemezdim,
Bir sâdece beyt söylemezdim.
Heyhat, bir iptilâ imiş bu,
Ben bilmez idim, hata imiş bu![10]
Nitekim Âsım’da baba dostu Köse İmam’a, mesleğinin şairlik olduğunu söylediğinde, ondan şu ağır eleştirileri alır.
-Olmaz olaydın: O ne yüzler karası!
Bence dünyadaki işsizlerin en maskarası.
………………………………………
Şi’re meslek diye, oğlum, verilir mi emek?
Ah, vaktiyle gelip bir danışsaydın Köse’ne,
Senin olmuştu bugün belki o kırk altı sene. (Âsım, s.300)
Mehmet Âkif’in kendinden kaynaklanan üzüntü ve kederinin bir başka sebebi, şairlik yeteneği ile ilgili olumsuz düşünceleridir. Öğrencisi “Mehmet Ali’ye” yazdığı şiirinde bedbin ve hüzünlü bir hâlde memlekete yaptıkları ve yazdıkları konusunda kendini eleştirir. Ona göre şiirin başı yaratılıştaki ezelî ahengi mısralara dökebilmektir. Ancak kendisi ne bu ahengi duymuş ve duyurabilmiş ne de yurdunda hoşça bir seda bırakabilmiştir. Koca bir ömrü iki-üç “mağmum nevha”ya, “bir yığın söze” harcamıştır.
Şi’rin başı hilkatteki âheng-i ezelmiş…
Lâkin, ben o âhengi ne duydum, ne duyurdum!
Yıktım koca bir ömrü de, baykuş gibi, geçtim,
Kırk beş yılın eyyâm-ı harâbında oturdum.
…………………..
Mağmûm iki üç nevha işittiyse işitti;
Bir hoşça sadâ duymadı benden hele yurdum. (Mehmet Ali’ye, s.385)
Bir Arîza ve İkinci Arîza isimli manzumelerinde ise İstanbul’dan uzakta vatan hasreti ve sıkıntılar içinde yaşamaktan şikâyet ederken aynı zamanda bir şair olarak kendini ağır biçimde hicveder.
Lâkin,
Mevzun düşünür saçmayı bir saçma adam var,
Manzûm sayıklar gibi manzûme sayıklar!
Zannım, mütekâid şuarâdan olacak ki:
Hiçbir yenilik yok, herifin her şeyi eski.
Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;
Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan.
Hicrî, kamerî ayları ezber sayar amma,
Yirminci asır zihnine sığmaz ne muamma!
Ma’mûre-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,
Son son ‘Hadi sen, kumda biraz oyna!’ demişler.
Yâhu! Sorunuz bir: Bakalım tâkati var mı? (Bir Arîza, s.422)
Yine Mısır’da bulunduğu hayatının son yıllarında kaleme aldığı Safahat İçin başlıklı dörtlüğünde Âkif, arkasına kalıp ruhuna rahmete vesile olmasını beklediği ve uğruna ömrünü harap ettiği Safahat’ının, henüz hayatta iken çöküp “biçare” duruma düşmesinden derin ızdırap duyduğunu belirtir.
‘Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın.’
Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitâbım!
Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın,
Uğruna harâb ettiğim ömr-i harâbım? (Safahat İçin, s.419)
Yukarıdaki hayatını tasarruf biçimi, şiiri ve şairliği için söyledikleri, elbette Âkif’in kendi kanaatleridir. Söz konusu kanaat ve eleştirilerin bir hayli ağır ve çoğu zaman gerçeğe aykırı olduğu da açıktır. Bununla birlikte burada ortaya koymaya çalıştığımız husus, bizim şairi nasıl gördüğümüz değil, şairin kendi dilinde ifadesini bulan duygu dünyasıdır.
III- Öfke, Kızgınlık ve İsyan
Mehmet Âkif’in bireysel, ama daha çok toplumsal meselelerden kaynaklanan keder, bunalma, hayıflanma, kahrolma duyguları, bir adım sonra öfke, kızgınlık ve isyana dönüşür. Öfke, kızgınlık ve isyan duygularının tahrip edici ağırlığıyla şairin ruhunu sardığında en ağır eleştirileri mısralarına döktüğü görülür. Öfke, kızgınlık ve isyan duygularının muhatabı, kimi zaman olumsuzluklara zemin hazırlayıp seyreden Müslümanlar, kimi zaman yönetici, aydın veya toplum önderi durumundaki kişiler, kimi zaman zâlim ve emperyalist Batı, kimi zaman kendisi, kimi zaman da Allah’tır.
B- Toplumsal Öfke ve Kızgınlık
Mehmet Âkif, başta Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde, Âsım isimli uzun manzumeleri ile Hakkın Sesleri, Hâtıralar ve Gölgeler isimli kitaplarındaki pek çok manzumesinde Osmanlı-Türk toplumu veya bütün Müslümanların içinde bulundukları olumsuzluklar karşısında kızar ve öfkelenir. Onun kızgınlık ve öfkesi, zaman zaman isyan seviyesine ulaşır. Bunlarla alâkalı olarak sadece metin örnekleri vermekle yetineceğiz.
Topluma yönelik öfke, kızgınlık ve isyan:
Bakmayın, hem tükürün cehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cephe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün! (Hakkın Sesleri-2, s.170)
Yöneticilere, aydınlara, toplum önderlerine yönelik öfke, kızgınlık ve isyan:
Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! (İstibdâd, s.67)
Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk,
Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk! (Hakkın Sesleri-3, s.171)
Üdebânız hele gâyetle bayağı mahlûkat…
Halkı irşâd edecek öyle mi bunlar? Heyhât! (S: Kürsüsünde, s.157)
Hele ilmiyye, bayâğıdan aşağı bir turşu!
Bâb-ı Fetvâ denilen dâire ümmî koğuşu. (S: Kürsüsünde, s.138)
Emperyalist Batı’ya yönelik öfke, kızgınlık ve isyan:
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün! (Hakkın Sesleri-2, s.170)
Allah’a yönelik öfke, kızgınlık ve isyan:
İlâhî, kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garîbim… Mültecâ yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir ‘Yok!’ der sedâ yok mu? (H.Sesleri-2, s.169)
Tecelli etmedin bir kere, Allah’ım, cemâlinle!
Şu üç yüz elli milyon ruhu öldürdün celâlinle!
Oturmuş eğlenirlerken senin -hâşâ- zevâlinle,
Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle?
Nedir İslâm’ı tenkîlin bu müsta’cel nekâlinle? (Hakkın Sesleri-1, s.166)
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!
……………………..
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i ilâhî (Hakkın Sesleri-5, s.177/178)
IV- Şaşkınlık, Acz; Vecd ve Yakarış
Safahat’ta belirgin biçimde dikkati çeken bir başka duygu hâli, şaşkınlık, acz ve vecddir. Metafizik karakterli bu duygu, iki basamaklıdır. Evren, varlıklar âlemi, insan ve hayatın müşahedesi karşısında kimi zaman bir yığın tezat, kimi zaman insan idrakini aşan sırlarla yüz yüze kalan Âkif, derin bir şaşkınlık ve acz duygusu yaşar. Kader, kaza ve irade gibi son derece çetrefilli konular karşısında, bazen geleneksel anlayış çerçevesinde kalırken bazen de yeni ve kendine has bir idrak ve yorumlamalarıyla dikkati çeker. Bilindiği gibi Âkif, çoğu manzumelerinde güçlü bir irade sahibi insan tipi çizip ye’si ve yanlış tevekkülü şiddetle eleştirir. Bununla birlikte zaman zaman ümitsizlik, şüphe ve acz duygusuna kapılmaktan kendini alamaz. Bunun ilk örneği Tevhid yahut Feryad başlıklı manzumedir. Mehmet Âkif, evren ve adına hayat denilen evrenin içinde olup bitenler karşısında çok açık bir şaşkınlık içindedir. Bu şaşkınlık, aynı zamanda acz duygusunu beraberinde getirir. Çünkü insanın Allah’ın sırları ve vasıflarını anlaması mümkün değildir. Sonuçta her şeyin “bir fâilin icbârı” olduğu kanaatine ulaşır.
Maksûd bu hilkatten eğer ma’rifetinse;
Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse?
Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet;
Eşhâs-ı da bâzîçe-i âvâre-i kudret! (Tevhid yahut Feryâd, s.14)
Öte yandan Geçinme Belâsı’nda Âkif, kendini bütünüyle bedeninin isteklerine adayan insanın yaşadığı geçinme belâsı karşısında şaşkındır. Şaşkınlık hayatın maksadı ile ilgilidir. Âkif‘e göre bu dünya “cedel-gâh-ı mâişet”tir. İnsan varlık âlemine adım atışından ölümüne kadar olan “fâcia-i devr-i hayat”ında bir yığın tehlikeli ve korkunç olaylarla yüz yüzedir. Bütün bunlara rağmen o, “yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb”tur. Hayatın her devresi “bir devr-i azab” olsa da veya “her lahza”sı boğuşmakla geçse de ölüme razı değildir ve “yaşamaktan memnun”dur. Bunca koşuşturma içinde de yaşamanın gayesini düşünmeye fırsat da bulamaz. Hâlbuki insanın insanlığı ruhla kâimdir.
Âvâre beşer sâha-i gabrâya düşünce,
Etrafında binlerce devâhî üşüşünce
Meydan mı bulur râhatı esbâbını celbe?
Başlar o cılız kolları dünya ile harbe!
…………………….
Lâkin bu heves bir heves-i dîğere mağlûb:
İnsan yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb.
Her devresi bir devr-i azâb olsa hayâtın,
Râzîsi değildir yine bir türlü memâtın! (Geçinme Belâsı, s.30)
Nitekim “Hayatı bir yığın âlâm olan” kimsesiz bir kadının komşuların temin ettiği bir hasırla gömülüşü karşısında derin bir üzüntü duyan Âkif, hayatın bir “devr-i azab” oluşuna isyan eder. (Hasır)
Bu hâtırât ile kalbimde başlayınca melâl,
Oturmak istemez oldum, kıyâm edip derhâl;
-Yüzümde âleme nefrin, içimde şevk-i memât;
Gözümde içyüzü dehrin: Yığın yığın zulümât!-
Bulunduğum o mukassî mahalden ayrıldım.
Bu perde bitti mi? Heyhât! Atmadım bir adım,
Ki rûhu eylemesin böyle bin fâcia harâb!
Hayat nâmına, yâ Rab, nedir bu devr-i azâb? (Hasır, s.26-27)
Âkif, hayatın maişet kavgaları, velveleleri, hırs ve bayağılık kirleri ve perişan ömrünün acılıkları yüzünden zaman zaman kaçıp mezarlığa sığınır ve orada huzur bulur.
Sıkınca rûhumu ba’zen metâlibiyle hayât,
Olur yegâne mesîrem mahalle-i emvât.
Muhît-i velvele-dârında zindegânînin,
Ferâğ-ı dâimi yoktur hayat-ı sânînin,
Ne levs-i hırs ü mezellet zemîn-i pâkinde,
Ne hây ü hûy-ı mâişet harîm-i hâkinde,
Bu kâinât-ı huzûrun fezâ-yı sâmitini
Görünce, ömr-i perîşânımın merâretini,
Velev bir ân için olsun atıp hayâlimden,
Uzaklaşır giderim mâsivâya artık ben. (Mezarlık, s.36)
Metafizik karakterli duygunun ikinci merhalesi, Allah’tan uzak ve ayrı olmanın dindirilemez hasretini yaşayan şairin O’na ulaşma, O’nda bir olma veya O’nda yok olma yakarışlarıdır. Bu merhale, belki de Âkif’in ruh ve beden itibarıyla idrak ettiği en yüksek, en derin ve en sarsıcı duygu hâlidir. Fatih Camii, Tevhid yahut Feryad, Ezanlar, İstiğrak, Necid Çöllerinden Medine’ye, Gece, Hicran, Secde isimli manzumeler, Mehmet Âkif’in vecd duygusunu en üst seviyede idrak ve ifade ettiği metinlerdir. Özellikle Gece, Secde ve Hicran isimli manzumelerinde Âkif, bütün özlemiyle ve tam bir vecd hâlinde Mabud’una yönelir. Bütün samimiyeti ve ruhuyla yıllardır ona olan hasret ve aşkıyla yanmaktan; onca gözyaşı ve feryatlarına rağmen hâlâ toprakta çırpınmaktan şikâyet eder. Gözyaşları içinde yakarışa geçer ve O’ndan vuslat ister.
İlâhî! Bir hatâ ettimse, elvermez mi hüsrânım?
Güneşler doğdu, aylar doğdu, ben hâlâ perîşânım!
……………………..
İlâhî! Pek bunaldım, nerde nûrun? Nerde gufrânın?
Cehennem gezdirip dursun mu âfâkımda hicrânın?
Evet, gafletti sun’um, lâkin insan gaflet etmez mi
Yıkandım bir ömürdür döktüğüm yaşlarla, yetmez mi? (Hicran, s.413/414)
Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma’bûd,
Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!
Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicrân,
Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itminân.
Hayır, îmânla, itmînânla dinmez rûhumun ye’si:
Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi!
Senin mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;
Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ
Gel ey sâkî-i bâkî, gel Elest’in yâdı şâd olsun:
Yarım peymâne sun, bir cür’a sun, tek aynı meyden sun! (Gece, s.412)
Bütün zerrât-ı sun’un bir müebbed neşveden serhoş;
Sağım serhoş, solum serhoş, İlâhî, ben ne yapsam boş!
Ömürlerdir, gözüm yollarda, hâlâ beklerim, hâlâ,
Şuhûd imkânı yok, coştukça hilkatten bu vâveylâ. (Secde, s.415)
Hulâsa: Safahat’ı baştan sona gözden geçirdiğimizde, tabiî olarak -bütünüyle didaktik manzumeler veya bölümler dışında- belirgin biçimde Mehmet Âkif’in hayatı ve özellikle sanat hayatı müddetince içinde bulunduğu duygu dünyası ile yüz yüze geliriz. Buna göre Âkif’in ruhuna hâkim olan ana duygu hüzün, keder, elem, sıkıntı, bunalma, hayıflanma ve kahrolmadır. Bu duyguların hemen peşinden kızgınlık, öfke ve isyan gelir. Yukarıdaki alıntılar kadar, Safahat’tan derlediğimiz; “gülmemek, garip olmak, vatan-cüdâ olmak, canı sıkılmak, ruhu sıkılmak, içi sıkılmak, bunalmak, pek bunalmak, tahammülü kalmamak, asabı boşanmak, bîzâr olmak, dünyaya küsmek, çırpınmak, kıvranmak, yanmak, harap olmak, içi parçalanmak, hasretle yanmak, ağlamak, gözyaşı dökmek, kan ağlamak, yüreği kan ağlamak, vîrânelerin yasçısı olmak, feryat etmek, haykırmak” fiilleri ile merâret, melâl, elem, enîn, feryat, ıstırap, azap, perişan, hasret, tahassür, hicran, hüsran, ye’s; kimsesizlik, ışıksızlık, âşinâsızlık, hanümansızlık, vatansızlık; bîçare, zavallı, harap, ömr-i harab, ömr-i perişan, ömr-i heder, ruh-ı zâr,ruh-ı garip, kalb-i mecruh… gibi isim, sıfat ve tamlamalar, Mehmet Âkif’in söz konusu ruh dünyasını yansıtmaya yetecektir.
Söz konusu olumsuz duyguların kaynağı, şairin içinde yaşadığı sosyal hayat, mensubu bulunduğu toplum ve ümmetin durumudur. Mehmet Âkif, hayatı kadar sanatını inandığı davası paralelinde topluma, millete ve Müslümanlara adamış bir sanatkârdır. Bu sebeple o, toplumcu ve idealist bir şairdir. Hayatını tasarruf tarzı ve şairliği ile ilgili hüzün, keder, elem, sıkıntı, hayıflanma ve kahrolmaları da aynı toplumculuk idealinden kaynaklanır.
Mehmet Âkif’in Safahat’taki duygu dünyasında ferdî taraf, -çocukluk dönemi bir kenara bırakılırsa- dinî ve metafizik karakterli heyecan, isyan ve yakarışları etrafında oluşan vecd duygusudur. Bazı manzumelerinde bütünüyle kendi iç dünyasına kapanan şair, Mabud’una olan özlemini, samimi yakarışlarıyla dile getirirken tam bir vecd hâli yaşar.
Mehmet Âkif’in bildirimizin konusu olan duygu dünyası ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir başka önemli husus, her türlü duygunun artan yoğunluğuna paralel olarak mısralardaki şiiriyetin yükselmiş olmasıdır. Zaman zaman “nâzım” olarak nitelenen Âkif, söylenin tam aksine ferdî, içtimaî ve metafizik kaynaklı duygu yoğunluğunun söz konusu olduğu hâllerde, şiirin temel özelliği olan lirizmin zirvelerine tırmanır.
* Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi
[1] Kaya Bilgegil, Cehennem Meyvası , YTM Anonim Şirketi, İstanbul, 1944, s.11
[2] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1977s.14.
[3] Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dâir, , İFC Yayınları, İstanbul, 1984, s.270.
[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, s.13
[5] Ahmet Haşim, Bütün Şiirleri, (Hzl. İ. Enginün-Z. Kerman), Dergâh Yayınları, İstanbul, 1996 s.71.
[6] Necip Fazıl Kısakürek, Şiirlerim, Fatih Yayınları., İstanbul, 1969, s.246.
[7] Kaya Bilgegil, Cehennem Meyvası, s.37.
[8] Bildirideki şiir alıntıları Safahat’ın şu baskısından yapılmıştır: Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, (Hzl. E. Düzdağ), KTB Yayınları, İstanbul, 1987.
[9] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, (Ö.Rıza Doğrul), İnkılâp ve Aka yayınları, İstanbul, 1974, s.530.
[10] Orhan Okay, Mehmet Âkif, Akçağ Yayınları, Ankara, 1989, s.34
