Prof. Dr. İSMAİL ÇETİŞLİ

YAHYA KEMAL’İN ŞİİRLERİNDE HÂTIRA VE HATIRLAMA

 

YAHYA KEMAL’İN ŞİİRLERİNDE HÂTIRA VE HATIRLAMA
 
Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ*
 
(Bu bildiri Bir Medeniyeti Yorumlamak Ölümünün 50. Yılında Yahya Kemal Beyatlı Sempozyumunda (3-7 Kasım 2008) sunulmuş ve Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuasında (S.V, İst. 2008, s.549-558) yayımlanmıştır.)
 
Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla;
 
    “Zaman”, başlangıcından beri insan zihninin; dolayısıyla felsefe ve sanatın önemli konularından biri olagelmiştir. Bir anlayışa göre “geçmiş”, “hâl” ve “gelecek”, akıp giden zamanın üç farklı boyutunu veya üç ayrı kesitini oluşturur. Söz konusu zaman boyutları/kesitlerinden “geçmiş”, insan zihninin “hatırlama”, “gelecek” ise “hayal etme” melekesiyle yakından alâkalıdır. Gerçekte sadece “hâl”de yaşama imkânına sahip olan insan, belirtilen melekeleriyle “şimdiki zaman”a, “geçmiş” ve “gelecek”i de eklemek suretiyle, zamanın üç farklı boyutunda veya kesintisiz bir zaman ortamında yaşama imkânı elde etmiş olur. Hiç şüphesiz bu durum ona, “hâl”in dar kalıplarından kurtularak daha geniş veya derin bir zaman boyutunda yaşama imkânı bahşeder.
     Burada belirtmek gerekir ki dar bir zamana, “ân”a veya “hâl”e hapsedilmiş olmak, insanın hayatında yüz yüze kaldığı trajik durumlardan birisidir. Hatırlama, ân’ın dar cenderesine sıkışıp kalmış olan insanın -bir anlamda- bu durumdan çıkış/kurtuluşunun yollarından birisidir. İnsanın kendi geçmişini aşarak, mensubu bulunduğu milletin tarihine yönelmesi ve onunla bütünleşmesi, söz konusu trajediden kurtulmasında ona çok daha geniş ve derin bir zaman koridoru kazandırır. Üstelik zamanda tarih koridoru, yine bireyin hayatında yüz yüze kaldığı bir başka trajik durum olan “kader” veya “ölüm”den kurtulup ölümsüzlüğe kanat açışıdır da.
    “Cemiyet fikri işe karışınca kader trajedisi azalır. Çünkü cemiyet için fertte olduğu gibi ölüm yoktur. Orada süreklilik vardır. Zincir ebedîlik boyunca uzanıp gider. Parça parça olsa bile bir sonraki, kendinden önce geleni tamamlar. Cemiyet hayatı, topluluk için olduğu gibi fert için de ölüm düşüncesini yener. Çünkü kurduğu değerler zincirinde ölümün de bir yeri vardır. Fert için bir bitiş, bir son olan ölüm, çok defa cemiyet için bir başlangıçtır.” (Tanpınar tarihsiz: 14)
    Hayatında zaman, kader, ölüm trajedilerini en yoğun biçimde hissedip yaşayan ve bu durumdan çeşitli yollarla (hatırlama, hayal etme, millî tarihle bütünleşme, sanat vb.) kurtulma arzusu içinde olan insan, herhalde öncelikle sanatkâr olmalıdır.
    Vefatının üzerinden elli yıl geçen büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, 1884-1957 dönemini kapsayan yetmiş beş yıla yaklaşan ömrü ile engin hayat tecrübesi, geniş kültürü ve güçlü sanatkâr sezgileriyle, pek çok insandan daha zengin bir hâtıra birikimine sahiptir. Şair, hayatında hâtıralarından bir kısmını parça parça yayımlamış olmakla birlikte, onları daha çok sohbet meclislerinde yakın dostlarıyla paylaşmıştır. Dostlarının hâtıralarını bir düzen içinde kaleme alıp neşretme tekliflerini ise duyduğu bir endişeden dolayı hep geri çevirmiştir. Yahya Kemal’in bu konudaki endişesi, hâtıralarının okuyucu tarafından şüphe veya tereddütle karşılanma ihtimalidir. Çünkü edebî türlerin“en ziyade ferdî olanı” durumundaki hâtıra, ne yazık ki okuyucunun en az inandığı nevidir.
    “Hâtırat yazmak kimin hatırından geçmemiştir? Bu nev’-i edebiyata kim kendini yakından ehil görmemiştir? İsmi üstünde olduğu gibi, bütün edebî nevîlerin en ziyâde ferdî olanı bu olduğu için, hiç şüphesiz ki en fazla sahtekârlığa ve yalancılığa müsâid olanı yine budur. Kâdi ola da’vacı vü muhzır dahi şâhid meselesi bu nevîde hükümfermâdır. Lâkin tabiatın ne kadar garip bir kanunu vardır. Hâtırat kadar az inandıran nevî de yok gibidir. Jean-Jacques Rousseau gibi, hâtıratını kendi aleyhinde yazan bir muharrire kâriler derhal inanır da, kendini temiz, güzîde gösterene inanmaz, hele böbürlenene, ‘şöyle demiştim, böyle yapmıştım…’ diyene burun büker.” (Beyatlı 1976: 117-118)
    Bu endişeden dolayı derli toplu biçimde okuyucu ile buluşma imkânı bulamayan Yahya Kemal’in hâtıraları, büyük ölçüde vefatından sonra yayımlanmıştır. Biz bu yazımızda, Yahya Kemal’in şiirlerinde hâtıra ve hatırlama konusu üzerinde durmaya çalışacağız. Aradan geçen elli yıla rağmen mısraları hâlâ bir “kuğu nağmesi” gibi kulaklarımızı doldurmaya devam eden büyük şairimizin bir yönüne tutmaya çalışacağımız bu küçük ışık, ümit ediyoruz ki onun dünya görüşü, mizacı ve şairliği kadar, şiirlerinin önemli bir yönünü de aydınlatacak ve hatırlanmasına vesile olacaktır.
    Ayrıntıya girmeden belirtelim ki, Yahya Kemal’in şiirlerinde hâtıra ve hatırlama, yer yer iç içe geçen iki daire etrafında toplanır. Bunlardan birincisi, doğrudan doğruya şairin kendi hayatını ilgilendiren ferdî hâtıra ve hatırlamalar dairesi; ikincisi ise şairin mensubu bulunduğu milletin hayatına dair millî hâtıra ve hatırlamalar dairesidir. Belirtilen dairelerden yakın geçmişe ait olanın “biyografi”, uzak geçmişe ait olanın ise “tarih” olduğu açıktır. Bununla birlikte ferdî hayat dairesinin çoğu zaman mensup olunan milletin tarih dairesi ile örtüştüğü ve onun içinde eridiği görülür. Bu husus, bireyin yüz yüze kaldığı çeşitli trajik durumlardan kurtulma arzusu kadar, Yahya Kemal’in bir “ben” şairi değil, bir “biz” şairi olduğu; bir başka ifadeyle “kollektif ruhun şairi” olduğu hükmünü bir kat daha güçlendirmiş olur. Unutmayalım ki, “Yahya Kemal’in şiirlerinde ‘ben’ değil, ‘biz’ hâkimdir. O, kendi varlığını tarihin ve milletin içinde bulur.” (Kaplan 1987: 256)
    Yahya Kemal’in ölümünden sonra Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgârıyle ve Rübâîler ve Hayyam Rübâîlerini Türkçe Söyleyiş isimli üç ayrı kitapta toplanan şiirlerine topluca baktığımızda, şairin kendi hayatına dair ferdî hâtıra ve hatırlamaların Kendi Gök Kubbemiz’deki şiirlerinde bir hayli belirgin bir tarz ve tavır olduğunu görürüz. Hâlbuki Eski Şiirin Rüzgârıyle ve Rübâîler ve Hayyam Rübâîlerini Türkçe Söyleyiş’teki şiirlerinde ferdî hâtıra ve hatırlama daha zayıf kalır. Bunun en önemli sebebi, adı geçen kitaplardaki şiirlerin büyük ölçüde “gelenek”in belirlediği bir tarz ve tavır içinde kaleme alınmış olmalarıdır. Bilindiği gibi Tanzimat öncesi Türk şiirinde şair kendinden çoğu zaman doğrudan doğruya değil, bireyselliğini bir hayli geri plâna çekerek ve “biz” içinde eriterek bahsedebilir. Bu tavır, klâsik olmanın bir gereğidir de.  Hâlbuki Tanzimat sonrası Türk şiirinin merkezinde -Batı şiiri, insan anlayışı ve kültürünün tesiri sonucu- hep şair vardır. Öte yandan bilhassa Eski Şiirin Rüzgâriyle isimli kitapta toplanan şiirlerde hem konu hem de dil ve üslûp bakımından millî tarihe dair hâtıra ve hatırlamaların büyük bir yoğunluk teşkil ettiği görülür.
 
     Ferdî Hayata Dair Hâtıra ve Hatırlamalar
 
    Kendi Gök Kubbemiz’deki şiirlerin önemli bir kısmında Yahya Kemal’i şiire sevk eden temel dinamiklerin başında, kendi hayatına ait hâtıra ve hatırlamalar gelir. Daha önceden yaşanmış olayların, tanınmış veya birlikte olunmuş insanların, görülmüş mekânların, derinden hissedilmiş duyguların herhangi bir vesile ile hâlde hatırlanması, söz konusu şiirlerin var oluş sebebidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tespitiyle Yahya Kemal’deyaşanan zaman, “daima arkada kalana doğru” hareket eder. Bir başka ifadeyle büyük şiirin ana temaları (aşk, ölüm, ihtiyarlık gibi) karşısında onun zihni, “zihnî mekanizmanın en şairâne tarafı olan hatırlama” ile çalışır. Bu sebeple onun “ilhamının her kımıldanışında bir mazi parçası canlanır.
    “Yahya Kemal, her büyük şiirin temelini yapan bu ana unsurlar (insan kaderinin ve ruhunun aşk, ölüm, ihtiyarlık gibi tabiî unsurlar) etrafında zihnî mekanizmanın en şairane tarafı olan hatırlama ile çalışır. Onda yaşanan zaman daima arkada kalana doğru akın eder. Denilebilir ki, ilhamının her kımıldanışında bir mazi parçası canlanır.” (Tanpınar 1977: 355)
    Tanpınar’ın tespiti bağlamında Yahya Kemal’in şiirlerine topluca baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşırız: Beyatlı Açık Deniz’de Rakofça kırlarının hür havasını teneffüs ederek geçirdiği Balkan şehirlerindeki çocukluk yılları ve bu dönemde “her lahza bir alev gibi” duyduğu sonsuzluk hasretini; Kaybolan Şehir’de henüz “hayatı şafaklandıran çağa” girmeden annesini gömdükleri Üsküp’ü; Ufuklar’da annesinin teneşir tahtası üzerinde sabit ve donuk gözlerle kendisine bakarken duyduğu büyük acıyı; Gurbet’te gurbet yıllarının kaygıları, hüzünleri ve yalnızlıklarını; Hüzün ve Hâtıra’da yine gurbetteki “hicranlı günler”i ve orada duyduğu “sonu gelmez hüzünleri”; Eski Paris’te uzun bir dönem kaldığı Paris’in büyülü güzelliklerini; Büyü Şiir’de Paris’teki gençlik yıllarında “Baudelaire-perest”liğini; Madrid’de Kahvehâne’de Madrid kahvehânelerinin gürültüleri arasında Emirgan’ın Çınaraltı kahvehânesini; Kar Mûsıkîleri’nde Varşova’da duyduğu ama zevk almadığı Batı musikisini dinlerken Tanbûri Cemil Bey ve İstanbul’u; Viranbağ’da, adı geçen mekânda sevgililerle birlikte geçirdiği mutlu yaz mevsimini; Geçmiş Yaz’da yine sevgilinin “her anını, her rengini, her şi’rini” hazdan yarattığı “rüya gibi” yaz mevsimini; Aşk Hikâyesi’nde bir akşam vakti sevgilinin trenden gülüşüyle başlayıp yıllarca süren aşkını; Hatırlanan’da ayrılığın âdeta “gün ortasında öten bir horoz gibi” vakitsiz seslenmesiyle biten aşkını; Şarkı’da sevgiliyle birlikte oldukları mutlu günleri; İstanbul’un O Yerleri’nde bir zaman cananla birlikte oldukları, ama nice zamandır görmediği Çamlıca Tepesi’ni; Siste Söyleyiş’te ise “sade bir semtini” sevmenin bile bir ömre değdiği İstanbul’un aniden derin bir sisle kapanması üzerine Tevfik Fikret’in “Sis” şiirini hatırlar. Demek ki Yahya Kemal şiirlerinde daha çok ferdî hayatının çocukluk yıllarını, annesini, doğup büyüdüğü Üsküp’ü, Paris’te memleketini, memlekete döndüğünde ise Paris’i ve aşklarını hatırlamaktadır. Böyle bir hatırlamanın yaktığı kıvılcımla başlayan adı geçen şiirler, söz konusu hâtıra ve hatırlama ekseninde genişler ve metne dönüşürler.
 
Annemin na’şını gömdümdü;
Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle.
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Ah o sâbit bakış el’an yaradır kalbimde. (KGK, Ufuklar, s.95)
 
Adalardan yaza ettik de vedâ
Sızlıyor bağrımızın üstündeki dağ,
Seni hatırlıyoruz Vîranbağ! (KGK, Viranbağ, s.145)
 
Paris’de genç iken koyu Baudelaire-perest idim.
Balkon’da, Yolculuk’la, Güzellik’le mest idim.
 
Sinmişti şi’ri rûhuma ulvî keder gibi;
Absent’e damla damla sızan bir şeker gibi. (KGK, Büyü Şiir, s.163)
 
    Yahya Kemal’de hâtıra ve hatırlama, insan ömrünün ilerleyen yıllarında inkâr edilemez bir realite hâlini alan yaşlılıkla birlikte, gençlik yıllarına göre hem mahiyet hem de sıklık bakımından önemli bir değişime uğrar. Öncelikle yaşlılık günlerinde sanki hatırlama melekesinin daha sık çalışmaya başladığı hissedilir. Yaşı yetmişe dayanan şairin zihni artık sık sık geçmişe dalar, hâtıraların gölgesine sığınır ve gözleri her an canan ve baharla dolar. Nitekim “Kanlıca’nın ihtiyarları” da geçen sonbaharları “bir bir” hatırlarlar. Bu eğilimin arkasında, uzun yıllar boyunca kazanılan geniş hayat tecrübesi ve hâtıra zenginliğinden çok, dünya nimetlerini seven bir insanın istek ve arzularına bedenin fizikî olarak cevap verme imkânını kaybetmiş olması yatar. Ölüm meleğinin gittikçe yaklaşan kanat sesinin yarattığı ürperti karşısında direnme ve tekrar hayata tutunma arzusunu da, bu çerçevede düşünmek gerekir. Bir başka ifadeyle Beyatlı, yaşlılık yıllarında hem zaman hem de ölüm trajedisi ile daha çok yüz yüze kalır.
 
Zahmetli yolculukta yaşım vardı yetmişe.
Zihnim, bulunduğum tepeden, daldı geçmişe. (KGK, Düşünüş, s.106)
 
Mâzî köyünde, hâtıralar gölgesinde kal!
Yaklaştığın tabîati günlerce seyre dal! (KGK, Geçiş, s.104)
 
Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla;
Bir başka kerem beklemez artık gelecekten;
Her an doludur gözleri cânan ve baharla,
Kâm aldı bilir kendini, ömründe, felekten. (KGK, Bir Dosta Mısralar, s.112.)
 
    Şairin “Hazan” isimli rübâîsi, insanın yaşlılık döneminde bu tür hatırlamalarla daha yoğun biçimde karşı karşıya kalışının veciz ifadesidir. 
 
Âhir ne bu cûşiş ne bu eyyâm kalır
Hâtırda ne cânan ne serencâm kalır
Son faslımızın şâm-ı garîbânında
Gül devrini hâtırlatacak câm kalır (RHRTS, Hazan, s.35)
 
    Yahya Kemal’in önemli şiir kaynaklarından biri olan ferdî hayatına dair hâtıra ve hatırlamalar, aynı zamanda onun şiirlerindeki güçlü lirizmin de kaynaklarından birisidir.
 
    Millet Hayatına Dair Hâtıra ve Hatırlamalar
 
    Yahya Kemal’in şiirlerindeki hâtıra ve hatırlamaların bir başka önemli boyutunu, uzak geçmişteki millet hayatına dair hâtıra ve hatırlamalar oluşturur. Bilindiği gibi Yahya Kemal’in şiirlerindeki ana konulardan birisi tarihtir. Henüz kimliğinin ana çizgilerini belirleyememiş olmanın arayışlarını yaşadığı Paris’te bir gün Albert Sorel’in ağzında işittiği; “Dünyada henüz keşfedilmedik iki şey vardır: Coğrafyada kutup ve tarihte Türklük” sözü ile tarihe yönelen şair, tarih içinde Türklüğü aramaya başlar. Bu bağlamda vardığı sonuç, Malazgirt’ten günümüze kadar olan bin yıllık bir zaman diliminde Anadolu coğrafyasını merkez alan bir tarih içinde Türk kimliğinin teşekkül ettiği kanaatidir. Böyle bir inançla Türk tarihine yönelen Beyatlı, onu şiirlerinin ana kaynaklarından birisi yapar. Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Akıncı, Mohaç Türküsü, İstanbul Fethini Gören Üsküdar, Hayal Beste, O Rüzgâr, Koca Mustâpaşa, Ok, Itri, Eski Mûsıkî; Selimnâme, İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel, Alp Aslan’ın Rûhuna Gazel, Gedik Ahmet Paşa’ya Gazel isimli şiirler, bütünüyle tarihî bir çerçevede hayat bulur. Hiç şüphesiz adı geçen metinler, Yahya Kemal’in millî tarihin farklı zaman dilimlerindeki farklı olaylarına dair hâtıra ve hatırlamalarıdır. Zira o, -kendi ifadesiyle- sadece şu anda vatan üzerinde yaşayanlarla değil, Malazgirt’ten beri “bu vatan için ve bu vatanda ölenler”le birlikte yaşamaktadır.
    “Ben Malazgird’den beri bütün ölenlerle beraber yaşıyorum. Bence biz on sekiz milyonluk bir millet değiliz. Malazgird’den beri bu vatan için ve bu vatanda ölenler, biz yaşayanlarla birlikte yaşamaktadır. Bizi, bizim milliyetimizi, bizim yalnız kendimize benzeyen varlığımızı, velhâsıl, dünkü, bugünkü Türkiye Türklüğünü vücûda getirenler onlardır. Demek ki biz on sekiz milyon değil, birkaç yüz milyonluk bir milletiz ve işte milliyetçilik bu demektir.”(Banarlı 1984: 203)
Bir rübâîsinde;
 
Ben hicret edip zamanımızdan yaşadım
İstanbul’u fethettiğimiz günlerde (RHRTS, Halûk Şehsuvaroğlu’na, s.10)
 
diyen şairi yakından tanıyanlar da, onun tarihten bahsederken sık sık dalıp gittiğini ve âdeta bahsettiği devirde bahsettiği kişilerle birlikte yaşadığını belirtirler. (Uysal 1959: 27)
 
Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan,
Bir bir Diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sakarya’dan. (KGK, Mâverâda Söyleniş, s.119)
 
    Bunun içindir ki gurup vakti Cihangir’den Üsküdar’a baktığında, güneşin ışıklarıyla yarattığı “rü’yâ” Yahya Kemal’e “üç bin sene evvelki mutantan şark”ı hatırlatır (Hayâl Şehir). Hatta şair, sevgilinin Türk milletinin iklimine benzer yaratılışında bile fetih için ufuklarla yarışan nice tuğlar ile bu fetihlerde kanı mermerlere karışan nice fâtihleri hatırlar (Bir Tepeden).
    Yahya Kemal tarihe dair hâtıralarını, zaman zaman söz konusu olayları bizzat yaşamış olan kişi ve mekânların diliyle anlatır. Meselâ “ulu bir rü’yâyı görenler şehri” olan Üsküdar, aradan beş yüz sene geçmiş olmasına rağmen İstanbul’un elli üç gün süren fetih macerasını hâlâ hayalinde saklamaktadır. Bu sebeple “vatının her şehri” onu gıpta ile hatırlar.
 
Üsküdar, bir ulu rü’yâyı görenler şehri!
Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri,
Hepsi der: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!”
Elli üç gün ne mehâbetli temâşâ idi o!
Sanki halkın uyanık gördüğü rüya idi o”
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hâtıradan ;
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradar; (KGK, İstanbul Fethini Gören Üsküdar, s.28)
 
    Fethin bir ülkeyi daha aydınlattığı Mohaç Meydan Muharebesi’nde düşman üzerine atılan ilk saftaki yüz atlı, bir taraftan zafer sultanının vuslatına ererlerken diğer taraftan Allah’a giden yolda meleklere karışırlar. Onlar inanırlar ki, doğdukları topraklara nal seslerinden “şimşek gibi bir hâtıra” kalacaktır.
Yine Ak Tolgalı beylerbeyi komutasındaki bin atlı, “çocuklar gibi şen” oldukları akınlardan birinde “dolu dizgin boşanan” atlarıyla yerden yedi katlı arşa kanatlanarak cennete girerler. Bugün cennette gülleri açmış gördüklerinde ise “o kızıl hâtıra” hâlâ gözlerinde titrer.
 
Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla…
 
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâla o kızıl hâtıra titrer gözümüzde! (KGK, Akıncı, s.22-23)
 
    Öte yandan “Bizim öz mûsıkîmizin pîri” ve “şafak vaktinin cihangîri” Itrî’nin bestelerinde “Tâ Budin’den İrâk’a, Mısr’a kadar” uzanan vatan üzerindeki “Yedi yüz yıl süren hikâyemiz” dile gelir.
 
Evet bu eski nesil bir şerefli âlem açar,
Duyuşta ince zamanlardan inkirâza kadar. (KGK, Eski Mûsıkî, s.41)
 
    Millet hayatına dâir hatırlananlar sadece tarihin zafer sayfaları değildir elbette. Konunun bir başka boyutu, aynı tarihin zevk, eğlence ve aşk hayatı oluşturur. Şerefâbâd, Bir Sâki, Mükerrer Gazel, Selîm-i Sânî’ye Gazel, Baharâbâd ve diğer gazel tarzındaki birçok şiirde tarihin zevk, eğlence, aşk ve şarap dolu mutlu günleri hatırlanır.
 
Hayli şeb encümden efzun câm-ı Cem’ler görmüşüz
Bezm-i meyden sonra subh-ı muhteşemler görmüşüz
……………………………………………………….
Şûh Şîrin’ler yüzünden dağ delen Ferhâd’lar
Aslıhan’lardan yanan Âşık Kerem’ler görmüşüz (EŞR, Baharâbâd, s.99-100)
 
Cem mezhebi vaktinde şu dünyâ ne’ydi
Cûşişle akan hayât rindâne’ydi
Günler geceler her biri bir türlü şerâb
Nef’î sâgar Nedîm meyhâne’ydi (RHRTS, İhsan’a, s.15)
 
    Tarihe dair hatırlamalarında hâl gerçeğinden mutlak manada kurtulamayan Yahya Kemal, sık sık hâl-mazi ikileminin yarattığı tezatın sıkıntılarını yaşar. Hâlde, maziye dair güzelliklerin yok olup gitmiş olmasından derin bir hayıflanma duyar. Meselâ Şerefâbâd isimli metinde sevgili, bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldiğinde “O nûnânûş demler”i hatırladıkça ağlar. Ağlayan sadece sevgili değildir; çeşmeler bile bugün aynı günleri hatırladıklarında “pür-hûn” olup ağlarlar.
 
O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldikçe
O nûnânûş demler hâtır-ı nâşâda geldikçe
 
Ne cûşân-ı şerâb ü lâle bir devr-î bahârıydı
Ki hâlâ çeşmeler pür-hûn olur her yâda geldikçe (EŞR, Şerefâbâd, s.29)
 
    Aynı hayıflanma Göztepe Gazeli’nde de söz konusudur.
 
Bir hayli yıldır açtığı yok gonca-î gülün
Feryâdı gelmez oldu bu gülşende bülbülün
 
Mecrâsı senkzâre dönen cûylar gibi
Vâdî-i uzletinde hamûşuz tevekkülün (EŞR, Göztepe Gazeli, s.65)
 
    Yahya Kemal’in şiirlerindeki hâtıra ve hatırlamalardaki en dikkati çekici husus; ferdî hâtıra ve hatırlamalardan millî hâtıra ve hatırlamalara geçiş; daha da önemlisi bu iki daireyi iç içe duyuştur. Bunun en güzel ve en somut örneği Açık Deniz ve Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirlerinde ortaya konmuştur.
Şair Açık Deniz’de, Rakofça kırlarının hür havasını teneffüs ederek Balkan şehirlerinde çocukluk yıllarını yaşarken “her lahza bir alev gibi” sonsuzluk özlemi duyar. Anlar ki, bu sonsuzluk özlemi ile akıncı cedlerinin “her yaz, şimâle doğru” asırlarca devam eden at koşturmaları arasında tam bir aynîlik vardır.
 
Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.
Kalbimde vardı ‘Bayron’u bedbaht eden melâl
Gezdim o yaşta dağları, hülyâm içinde lâl,
Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını,
Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını,
Her yaz, şimale doğru asırlarca bir koşu,
Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu… (KGK, Açık Deniz, s.14)
 
    Öte yandan Süleymaniye’de kendi gök kubbemiz altında idrak ettiği mehabetli  bir bayram sabahının duygularını dile getirdiği meşhur şiirinde de, dün ile bugünü birbirinden ayıran “tozlu zaman perdesi”nin aradan kalktığı ve Süleymaniye’nin -tek kelimeyle- “tarih” olduğuna şahit oluruz.
 
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
 ……………………………………………
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtıralar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını. (KGK, Süleymaniye’de Bayram Sabahı, s.9/12)
    Aynı hâl-mazi birlikteliği Koca Mustâpaşa’da da söz konsudur.
    Hâtıra ve hatırlamaların Yahya Kemal’in bütün şiirlerindeki kelime dökümüne baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
 
KELİME
KULLANILIŞ BİÇİMİ
KULLANILMA YERİ
hâtıra
Kadın, erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtıralar rüzgârını
S.Bayram Sabahı, KGK. s.12
hâtıra
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde
Akıncı, KGK. s.23
hâtıra
Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden
Şimşek gibi bir hâtıra nal seslerimizden
Muhaç Türküsü, KGK., s.25
hâtıra
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hâtıradan
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;
İ.F. Gören Üstüdar, KGK., s.28
hâtıra
Akşam kapanınca perde perde,
Bir hâtıra zevki var kederde
Akşam Mûsıkîsi, KGK., s.55
hâtıra
Bu büyük zümrütte
Varsa her aşkın uzun hâtıra
Fenerbahçe, KGK., s.62
hâtıra
Mâzî köyünde, hâtıralar gölgesinde kal!
Yaklaştığın tabîati günlerce seyre dal!
Geçiş, KGK., s.104
hâtıra
Kâmildir o insane ki yaşar hâtıralarla;
Bir başka kerem beklemez artık gelecekten;
Bir Dosta Mısralar, KGK., s.112
hâtıra
Çoşmuş gene bir aşkın uzak hâtırasıyle,
Aksetti uyanmış tepelerden sırasiyle,
Ses, KGK., s.132
hâtıra
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hâtıra özlersen o yazdan
Geçmiş Yaz, KGK., s.138
hâtıra
Hürriyetin o devrini idrâk edenlerin
Hulyâlarında vardı bir efsunlu hâtıra
Altor Şehrinde, KGK., s.159 /
hatırla-
Üsküdar, bir ulu rü’yâyı görenler şehri!
Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri,
İ.F. Gören Üsküdar, KGK., s.28
hatırla-
Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları
Eylül Sonu, KGK., s.59
hatırla-
Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ,
Seni hatırlıyoruz Vîranbağ!
Viranbağ, KGK., s.145
hatırlat-
Hicran gün ortasında neden böyle seslenir,
Birden hatırlatır unutan kalbe sevgiyi?
Hatırlatan, KGK., s.139
hatırlat-
Hâtırlatır erbâb-ı dil’in sîneleri
Yekdîğere akseyleyen âyîneleri
Cemal Yeşil’e, R., s.18
hatırlat-
Son faslımızın şâm-ı garîbânında
Gül devrini hâtırlatacak câm kalır
Hazan, R., s.35
hâtır
Âhir ne bu cûşiş ne bu eyyâm kalır
Hâtırda ne cânan ne serencâm kalır
Hazan, R., s.35
hâtır
O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldikçe
O nûşânûş demler hâtır-ı nâşâda geldikçe
Şerefâbâd, EŞR. s.29
hâtır
Gâh aks-endâz olur âyîne-î hâtırda şevk
Bir sâdadır kim Bebek sâhil-serâyından gelür
Kıt’a, EŞR. s.135
yâd
Ey Rûmeli’nin Hasar Rızâ’sı
Yâdında mı Üsküb’ün fezâsı
Hasan Rıza’ya Sesleniş, EŞR. s.127
yâda gel-
Nigârhâne-i Îrân’e zeyn olan hûbân
Ne yâda geldi ne akl ü hayâle devrinde
Mükerrer Gazel, EŞR, s.33
yâda gel-
Ne cûşân-ı şerâb ü lâle devr-î bahârıydı
Ki hâlâ çeşmeler pür-hûn olur her yâda geldikçe
Şerefâbâd, EŞR, s.29
yâda getir–
İhrâmı serenler bu bahârâbâde
Dünyâ ile ukbâyı getirmez yâde
Nihad Sâmi Baharlı’ya, R., s.9
yâd ey-
Yârân-ı azîzan beni yâd eyleyiniz
Zîrâ ki dönülmez seferimdir bu benim
Isfahan’da Mezar Kitâbesi, R., s.47
yâd et-
Şen şarkıların durduğu bir lâhza kenarda.
Yâdetki sevişdikti ilâhî Adalarda! (3 defa tekrar)
Şarkı, EŞR., s.117
hâtıra
Hüzün ve Hâtıra (Şiir Başlığı)
Hüzün ve Hâtıra, KGK., s.117
hatırlat-
Hatırlatan (Şiir Başlığı)
Hatırlatan, KGK., s.139
 
    Yukarıdaki tabloda dikkati çeken hususları şu şekilde özetlemek mümkündür: Yahya Kemal şiirlerinde hâtıra ve hatırlama konusunu anlatırken 12 defa (biri şiir adı) “hâtıra”, 3 defa “hâtır”, 1 defa “yâd”; 7 defa (biri şiir adı) “hatırlamak/hatırlatmak” (3 defa hatırlamak, 3 defa hatırlatmak), 5 defa “yâd etmek/eylemek, yâda gelmek/getirmek” kelimelerini kullanır. Söz konusu tercihteki “hâtıra”, “hâtır”, “yâd”, “hatırlamak”, “hatırlatmak”, “hatırlatan”ın doğrudan doğruya konumuz sınırları içinde kalan kelimeler olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.
    Bunların dışında -özellikle aşağıda verilen mısralarda- Yahya Kemal’in “hulyâ” (2 defa), hayal (1 defa), “tahayyül” (1 defa) ve “muhayyile” (1 defa) kelimelerini de hâtıra anlamında kullandığı görülür.
 
KELİME
KULLANILIŞ BİÇİMİ
KULLANILMA YERİ
hulyâ
Vicdan ve rûh elemlerinin en zehirlisi,
Hulyâma bir ezâ gibi aksetti bir daha;
Siste Söyleyiş, KGK., s.27
hulyâ
Îsâ Bey’in fetihte açılmış mezarlığı
Hulyâma âhiret gibi nakşettiği varlığı.
Kaybolan Şehir, KGK., s.78
tahayyül
Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile,
Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle.
Yol Düşüncesi, KGK., s.84
muhayyile
Cânanla çıktığım tepeler… Başta Çamlıca…
Hâlâ muhayyilemde parıldar, resim gibi,
İstanbul’un O Yerleri, KGK., s.73
hayâl
Görmüş İstanbul’a yüzbin meleğin uçtuğunu;
Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.
İ. F. Gören Üsküdar, KGK. s.29
 
    Bütün bu kullanımların, Yahya Kemal’in dil anlayışı ve endişesi hakkında önemli ip uçları verebileceğini düşünüyoruz.
    Sonuç itibariyle hâtıra ve hatırlama, Yahya Kemal Beyatlı için şiirin ana kaynaklarının başında yer alır. Şair, bazı şiirlerinde ferdî hayatına ait hâtıralardan hız alıp bu eksende onlara vücut verirken; bazı şiirlerinde ise millî hayata ait hâtıralardan güç alıp bu çerçevede onlara hayat verir. Belirtilmesi gereken daha önemli tavır, ferdî hâtıralarla millî hâtıraların iç içe geçmesi, özellikle ferdî hâtıraların millî hâtıralar içinde eriyip yekvücut olmasıdır. Söz konusu gerçek, Yahya Kemal’i “millî şair” mertebesine yükseltirken; Türk şiirine “ben”in dar dünyasından kurtarıp engin bir derinlik ve genişlik kazandırır. Bu bağlamda denilebilir ki Türk şiiri, hem muhteva hem imaj dünyası hem ses hem dil hem de üslûp bakımlarından “neo-klâsik” bir değer kazanmasında Yahya Kemal’e çok şey borçludur. 
    Bildiride elde edilen hâtıra ve hatırlamalara dair sonucu ferdî ve evrensel boyutta düşündüğümüzde ise şöyle bir hükme ulaşmak mümkündür: Yahya Kemal kader, zaman ve ölüm gerçeklerinin var ettiği trajik durumlar karşısında, “hâl”den ferdî ve millî hayatın “geçmiş”ine yönelerek, onları belli ölçüde hafifletmeye çalışır.
 
Bibliyografya
Banarlı, Nihat Sami (1984), Bir Dağdan Bir Dağa, Kubbealtı Neşriyat.
Beyatlı, Yahya Kemal (1976), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
Beyatlı, Yahya Kemal (1974), Kendi Gök Kubbemiz (KGK), İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
Beyatlı, Yahya Kemal (1974), Eski Şiirin Rüzgârıyle (EŞR), İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
Beyatlı, Yahya Kemal (1983), Rübâîler ve Hayyam Rübâîlerini Türkçe Söyleyiş (RHRTS), İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
Kaplan, Mehmet (1987), Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 2, Dergâh Yayınları.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1977), Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yayınları.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (tarihsiz), Yaşadığım Gibi, Dergâh Yayınları.
Uysal, Sermet Sami (1959), Yahya Kemal’le Sohbetler, Kitap Yayınları.
 

 


* Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak. Öğretim Üyesi