YAHYA KEMAL’İN ŞİİRLERİNDE HİKEMÎ TARZ VE TAVIR
Kategori : Makaleler
YAHYA KEMAL’İN ŞİİRLERİNDE HİKEMÎ TARZ VE TAVIR
Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ*
(Bu makale Yahya Kemal Beyatlı (KTB Yay. İst., 2008, s.144-157) kitabında yayımlanmıştır.)
ÖZET
“Hikemîlik”, “hikemî edâ”, “hikemî şiir”, Türk kültürü ve edebiyatının ana damarlarından birini oluşturur. Yahya Kemal Beyatlı, başta Rübâîler olmak üzere Kendi Gök Kubbemiz ve Eski Şiirin Rüzgârıyle isimli kitaplarında yer alan şiirlerinde ele aldığı konu ve temalarla (sonsuzluk, yaşlılık, fânîlik, aşk, şiir, vatan, İstanbul vb.) ilgili olarak sık sık hikemî söyleyişlerde bulunur. Bunun için duygu, düşünce ve kanaatlerini olabildiğince ayrıntı ve fazlalıklardan temizleyip söz imbiğinde damıtmak suretiyle mısrada teksif eder. Dolayısıyla hikemîlik, hikemî edâ veya hikemî tarz ve tavır, onun şiirlerinin hem muhteva hem dil hem de üslûp bakımından önemli ve belirgin niteliklerinden birisi olur.
Anahtar Kelimeler: Yahya Kemal Beyatlı, hikemîlik, hikemî şiir
ABSTRACT
“Philosophicality”, “philosophical manner” and “philosophical poetry” makes up one of the main vessels of Turkish culture and literature. When we look at the main themes in his poetry books Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgârıyle and especially Rübâîler, we notice that Yahya Kemal Beyatlı frequently focuses on philosophical utterances such as eternity, age, mortality, love, poetry, homeland, Istanbul etc. As a consequence, throwing away the unnecessary details and superfluities he purifies his emotions and thoughts as much as possible, and concentrates them in the line (mısra). Therefore, philosophicality, philosophical manner or philosophical style become some of the main characteristics of Yahya Kemal’s poetry both in terms of form and in terms of contents.
Key Words: Yahya Kemal Beyatlı, philosophicality, philosophical poetry
***
Yahya Kemal Beyatlı, -yaklaşık yüz elli yıllık- modern Türk şiirinin büyük şairlerden birisidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kanaatiyle söylersek; “Bizim en büyük şairimiz şüphesiz odur.” (Tanpınar 1982: 29) Yahya Kemal’i böylesi bir imtiyazın sahibi kılan çeşitli değerlerden bahsedilebilir. Sanatkâr bir mizaç ve yetenekle doğması, dünden bugüne uzanan tarihi içinde hem Türk şiiri hem de Batı şiirini çok iyi bilmesi, Türkçenin yüzyıllar içinde oluşan mâna ve ses zenginliğini keşfedip bunu mısralarına taşıması, şiirin her türlü aletini çok iyi kullanması, sanatında neredeyse insanüstü denebilecek seviyede büyük bir sabır ve gayret göstermesi, geniş hayat tecrübesine sahip olması, bunların başında gelir. Söz konusu değerlere ilâve edilmesi gereken bir başka önemli husus da, söyleyecek sözünün olmasıdır.
Yahya Kemal, 1884’ten 1958’ye uzanan yetmiş beş yıla yaklaşan ömrünü engin bir hayat tecrübesi, zengin bir kültür ve bilgi birikimi ile donatmış inandır. Bu birikimle Beyatlı, hayat, insan, kader, Tanrı, sonsuzluk, yaşlılık, fânîlik, ölüm, gönül, aşk, içki, tabiat, edebiyat gibi evrensel konu ve temalar kadar; millet, vatan, tarih, İstanbul, musiki, tasavvuf, rintlik gibi millî konu ve temalar hakkında da dikkate değer düşünce ve kanaatleri olan bir şairdir. Başta Rübâîler olmak üzere Kendi Gök Kubbemiz ve Eski Şiirin Rüzgârıyle isimli kitaplarında yer alan şiirleri üzerine eğildiğimizde, onun ele aldığı konu ve temalarla ilgili sık sık hikemî söyleyişlerde bulunduğuna şâhit oluruz. Başka bir söyleyişle Yahya Kemal’in hayat karşısındaki duruşunun temel tavırlarından birini hikemîlik oluşturur. Rübâîleri hakkındaki kanaatlerini ifade ettiği aşağıdaki rübâîsi, kendisinin de bu yönünün farkında olduğunu açıkça ortaya koyar.
Hikmet sayılır bunca rübâîmiz var
Sokrat’ça Felâtun’ca rübâîmiz var
Hikmetten fazla şi’ri andırır bir de
Üstâd Şekip Tunç’a rübâîmiz var (RHRTS, Rübâî, s.31)
“Hikmetli söz söyleme”, “hikemîlik”, “hikemî edâ” ve “hikemî şiir”, uzun tarihi içinde Türk kültürü ve edebiyatının ana damarlarından birini oluşturur. Geniş ve derin bir idrak kudreti, bilgi birikimi, hayat tecrübesi ve irfanın kristalize bir hâlde söze dökülmesiyle elde edilen “hikmet”, öncelikle peygamberlere has bir bilgeliğin dildeki somut tezahürüdür. Ancak kavram zamanla, söz konusu mâna çerçevesini korumakla birlikte hem “söyleyen” hem de “söylenen” bakımından önemli bir anlam genişlemesine uğramıştır. Peygamberlerin, velilerin, büyük dinî şahsiyetlerin Tanrı’ya, insana, hayata, ahlâka, terbiyeye dâir özlü düşüncelerinin yanı sıra; filozofların, mütefekkirlerin ve sanatkârların hayat, insan, kader, ölüm, aşk, gönül vb. konulardaki düşünce ve kanaatleri de “hikmet” kavramı sınırları içinde kabul görmüştür. (Kutluer 1998: cilt 17)
Türk edebiyatındaki ilk örnekleri Orhun Kitabeleri’ne kadar götürülebilecek olan hikmetli söyleyiş, özellikle İslâmî dönemle birlikte büyük bir önem kazanmıştır. Çok büyük ölçüde hikemî söyleyiş çerçevesinde değerlendirilebilecek olan Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i, Edib Ahmet’in Atabetü’l-Hakâyık’ı, Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i, Ali Şir Nevâî’nin Mahbubü’l-Kulûb’u, İslâmî dönemle birlikte söz konusu tarzın ne derece önem kazanmış olduğunun açık delilidir. Hikemî edâ veya hikemî söyleyiş, daha sonraki yüzyıllarda da zenginleşerek varlığını sürdürmüş ve XVII. yüzyılda Nâbî’nin kaleminde bir ekol hâlini almıştır. (Mengi 1987)
Bu bağlamda hikemî edâ ve hikmetli söyleyiş, -kesin bir sınırlama olmamakla birlikte- öncelikle “rübâî” nazım şeklinde ayrı bir forma kavuşmuştur. Çünkü rübâî, büyük ölçüde felsefî, tasavvufî veya ahlakî düşünce ve kanaatlerin dört mısra içinde ifadesini bulduğu bir nazım şeklidir. Bununla birlikte hikemî edâ ve söyleyiş, diğer nazım şekillerinde de (terkib-i bend, terci-i bend, gazel, kıt’a vb.) sık sık karşımıza çıkar. Daha çok “nasihat’i esas alan “pendnâme”ler de bu çerçevede değerlendirilebilecektir. Ancak hikemî şiir, engin bir hayat tecrübesi, derin bir idrak kudreti, billurlaşmış bir düşünce birikimi ve -en önemlisi- güçlü bir şiiriyet değeri ile sıradan bir “nasihat”ten ayrılır.
Biz yazımızda Yahya Kemal’in şiirlerinde hikemî tarz ve tavır üzerinde durmak istiyoruz. Bu çerçevede birinci önceliğimiz, Yahya Kemal’in çeşitli konular hakkındaki hikemî söyleyişlerini hatırlatarak onun evrensel ve millî meseleler karşısındaki duruşunu ortaya koymak; ikinci amacımız ise üslûbunun önemli bir yönüne ışık tutmaktır. Çünkü hikemîlik, bir yönüyle şiirin muhtevasını ilgilendirirken diğer yönüyle yapısı, dili ve üslûbunu ilgilendirmektedir.
Yahya Kemal’in Şiirlerinde Hikemî Muhteva
Sonsuzluk, fânîlik, ihtiyarlık, rintlik, ölüm, aşk, içki, şiir, musiki, yaşama şevki, tabiat, gurbet, vatan, millet, tarih, İstanbul ve millî duygular, Yahya Kemal’in şiirlerinde ele aldığı belli başlı tema ve konuları oluşturur. (Tanpınar 1977: 355) Hiç şüphesiz söz konusu tema ve konular bize, şairin hayatı müddetince içinde bulunduğu ilgi dünyasını verir. Bir başka söyleyişle her sanatkâr gibi, Yahya Kemal de sanat evreninin merkezine kendi ilgi dünyasını yerleştirir. Dolayısıyla onun bütün şiirleri bu merkezden neş’et eder. Bununla birlikte söz konusu “ben” merkezi, önce “biz”de ifadesini bulan “millî”lik dâiresiyle, bir sonraki safhada ise “evrensel”lik dâiresiyle çevrelenmiştir. Şiirlerde çoğu zaman iç içe geçmiş olan bu üç katmanlı yapı dikkate alınmak kaydıyla, Yahya Kemal’de asıl olan “ben” veya “evrensel”lik dâireleri değil, “biz” dâiresidir. Daha açık bir ifadeyle o, hem kendi “ben”ini hem de “evrensel”i, “biz”e ait “kollektif ruh”un potası içinde eritmiştir.
Yahya Kemal, yukarıda belirtilen konu ve temaları şiirlerinde işlerken sık sık hikemî bir tavır sergiler. Belirtmek gerekir ki söz konusu hikemî tavır, öncelikle insanın evrensel ve beşerî yönlerini ifadeye yöneliktir. Yani onun bu bağlamdaki söylemleri, her zaman ve mekândaki insanı yakından ilgilendiren genel-geçer hükümleri ihtiva eder. Sanırız bu husus, onun klâsikliğini ortaya koyan temel görünümlerden biri olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte belirtilen evrensel beşerî özün, bütünüyle ferdî, orijinal ve millî bir seziş, duyuş, anlayış çerçevesinde ve Türkçenin ses, âhenk ve çağrışım imkânları içinde söze dönüştürüldüğünü bir kez daha vurgulamak isteriz.
Yahya Kemal, sanatkâr bir mizacın duyuş ve sezişleriyle desteklenen bir idrak çerçevesinde öncelikle “hayat” denilen muammayı anlayıp çözümlemeye çalışır. Görür ki, hayatın ne olup ne olmadığına dâir her zaman ve her yerde birtakım yorumlarda bulunanlar vardır. Bunların başında da filozoflar gelir. Ancak “hakikat”i bildiği söylenen yüzlerce filozofun bir kısmı “şek ve şüphede”, bir kısmı ise hayli “kof”tur; üstelik çoğunun fikirleri “ayan beyan” da değildir. Öte yandan “ilmin” derin görüşleri ile “aklın hükümleri”nin de insan ruhu ve gönlünü tatmin ettiği söylenemez. Şaire göre bu konuda “hakikati az çok fısıldayan” kişi, Ömer Hayyam’dır.
Derler bilir hakîkati yüzlerce feylesof;
Bir kısmı şek ve şüphede, bir kısmı hayli kof;
Aksetmiyor çoğunda fikirler ayan beyan.
Hayyâm imiş hakîkati az çok fısıldayan. (KGK, Düşünüş, 106-107)
Yahya Kemal şiirlerinde, hayat muamması kadar onun öznesi durumundaki “insan”ı da tanıyıp anlamaya çalışır. Hiç şüphesiz insan diğer canlı varlıklar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Söz konusu biyolojik ortaklığa rağmen insan duyan, idrak eden, seven, özleyen, iman eden, hayal kuran, hatırlayan bir varlık olması; özellikle gönül ve ruha sahip olması ile sıradan bir canlı olmanın çok ötesinde bir kimliğe bürünür.
"Yalnız duyan yaşar" sözü, derler ki, doğrudur
"Yalnız duyan çeker” derim, en doğru söz budur. (KGK, Düşünce, s.87)
Bu çerçevede insan -şairin söyleyişiyle- “biraz ilâh”tır. Ruh, ancak bunu duymakla varlığının zevkine erebilir.
Duy tabîatte biraz sen de ilâh olduğunu,
Rûh erer varlığının zevkine duymakla bunu. (KGK, Deniz Türküsü, s.97)
Yahya Kemal’e göre “çelikten kanatlı kuş” olan insan ruhu, derin bir sonsuzluk özlemi içindedir. Bunun için “ufkunda bir dakika” bile kara görünmeksizin hep “hür gökte, hür denizde” “hür ufuklara” doğru uçmak ister. Akıncı cedlerin “her yaz şimâle doğru” asırlarca at koşturmaları ile kendisinin Balkan şehirlerinde çocukluk yıllarını yaşarken “her lahza” duyduğu “alev gibi” hasretin kaynağı, hep aynı susuzluktur. Böyle bir susuzluğun ıstırabı içinde kıvranan ruh, varlığın boğucu darlığından kurtulabilmek için “ufuk”ların teskin ediciliğine sığınır.
Ruh ufuksuz yaşamaz.
Dağlar ufkunda mehâbet,
Ova ufkunda huzûr,
Deniz ufkunda tesellî duyulur.
Yalnız onlarda bulur rûh ezelî lezzetini. (KGK, Ufuklar, s.94)
Söz konusu sığınış, kimi zaman kozmik/fizikî ufuklarda; kimi zaman da manevî/beşerî ufuklarda gerçekleşir.
Yaşıyan her fânî
Yaşıyan rûh özler,
Her sıkıldıkça arar,
Dar hayâtında ya dost ufku, ya cânan ufku. (KGK, Ufuklar, s.95)
Ancak ruh, gerek bedenin gerekse varlığın dar kafesine mahkûm olması sebebiyle sonsuzluk özlemini bir türlü dindiremez. Bir başka ifadeyle “hiçbir güzel kıyı”, “bitmeyecek susuzluğa benzeyen bu ağrıyı” ortadan kaldıramaz. Bu gerçek karşısında insanın yapılabileceği son hamle, her türlü dünyevî bağı koparmak ve varlığın “dar hendesesi”nden kurtulmaktır.
“Açık Deniz” şairine göre insan ömrü, tabiattaki üç mevsime tekabül eden üç merhaleden ibarettir. Hayatın her merhale veya mevsiminde insanın sahip olabileceği imkânlar farklı farklıdır. İşte dört mısraa sığdırılmış insan ömrünün özü ve özeti.
Bir merhaleden güneşle deryâ görünür
Bir merhaleden her iki dünyâ görünür
Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer
Geçmiş gelecek cümlesi rü’yâ görünür (RHRTS, Ömür, s.39)
Üç mevsimlik ömürde insan hayatının istikâmetini belirleyen en temel güç, sonu gelmez istek ve arzulardır. Çünkü insan, kendini idrak ettiği andan son nefesine kadar olan süreçte, durmadan bunların peşinde koşar; ancak belli bir zaman dilimiyle sınırlandırılmış ömür, istek ve arzuların bütünüyle gerçekleştirilmesine kifayet etmez. Bunun içindir ki “Mehlika Sultan”ın kara sevdalı âşıklarının sonu gelmez yolculuklarından geriye çığlık gibi şu mısralar kalır:
Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Dâima yollar uzar, kalb üzülür;
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür. (KGK, Mehlika Sultan, s.122)
İnsanı hayatında mutsuz eden başka problemler de vardır elbette. Çevremizdeki insanların zaafları, devrin şartları, bizzat hayatın tabiî kurgusu pek çok sıkıntılara sebep olur. Meselâ insanların kendini beğenmişliği, bencilliği, nâmertliği, alçaklığı; sevgilinin vefasızlığı, toplumun yozlaşması, gurbet zarureti bunların başında gelir. Söz konusu kederler insanı vaktinden çok önce yıpratır.
Ahbâbını ister iyi ister kötü seç
İdbâra düşersen seçilir er geç
Birçokları küsmüş gibi bîgâneleşir
Onlar sana küsmeden sen onlardan geç (RHRTS, Rübâî, s.8)
Makbûl isen hitâbına herkes kulak tutar
Menkûb isen kelâmını bir ferd dinlemez
Hodkâm hepsi derdi olan derdi olmayan
Derd ehli gayra derd yanar derd dinlemez (EŞR, Kıt’a, s.136)
Dil-besteyiz ahbâbe esîriz yâre
Onlardır açan gönülde binbir yâre (RHRTS, Merâret, s.12)
Nâkes bir âdem oğlu merâret verir Kemâl
Nâmerd olursa sîneye bir fazla dâğ olur. (EŞR, Erzurum Gazeli, s.90)
Gurbet nedir bilir mi o menfâya gitmiyen? (KGK, Gurbet, s.115)
Kederler insanı vaktinden önce yıpratıyor
Bu doğru! Kış günü solgun güneş erken batıyor (BŞ, s.26)
Gerek beden ve varlığın dar kafesine olan mahkûmiyeti sebebiyle ruhunun sonsuzluk iştiyakını bir türlü tatmin edememesi gerek ömrün sınırlılığı yüzünden istek ve arzularını bütünüyle gerçekleştirememesi gerekse insanların beşerî zaafları ve hayatın anlamsızlıkları, insana yeni çıkış yolları aramaya sevk eder. Pek çok sanatkâr gibi Yahya Kemal’in de bu çaresizlikte bulduğu çıkış yolu “hayal”dir. Zira hayal, hayatın veya varlığın dar kalıplarından kurtulmanın en kestirme yoludur. Onun içindir ki, “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.” (KGK, Deniz Türküsü, s.97) veya “Bil ki her şey biter âlemde hayâ öldüğü gün”. (BŞ, s.14) Aksi takdirde, yani “Hulyâsı kalmayınca hayâtın ne zevki var?” (KGK, Düşünce, s.88) Ancak unutulmamalıdır ki, muhayyilenin yarattığı ve Ahmet Haşim’in “O Belde” olarak isimlendirdiği muhayyel dünyaya bizi alıp götürecek yol yoktur.
Yokmuş o hayâl ettiğimiz âleme yol
Artık ne açıl ey gül-i ümmîd ne sol
Ey rûy-i zemin bu ye’simizden sonra
İster vîrân ol ister âbâdân ol (RHRTS, İhsan Şükrü’ye, s.25)
Hiç şüphesiz bu gerçeği idrak etmek, insanda derin bir ümitsizlik doğurur ve hayalin artık ömrün geri kalan kısmını tamamlamaya gücü kalmaz.
Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün (EŞR, Göztepe Gazeli, s.66)
Yukarıda ortaya konan “hayat” ve “insan”a dâir gerçekler, muhakkak ki insan için apaçık birer trajik hâldir. Bununla birlikte insanın asıl trajedisi, fânî olması veya “zeval” bulmasıdır. Yahya Kemal’in hikemî söyleyişlerini en çok bu temaya teksif ettiği görülür.
Öncelikle “ömründe bir dakîkacık” bile hayal etmese deher insan bilir ki, hayatın sonu ölüme çıkar. Zira dönen bu çark, “hiç durmadan, hayat öğütür”; insan fânîlik sığınağında beklerken ölüm rüzgârı her an esebilir; “hiç şaşmayan” bir saat gibi işleyip duran “kader” saati bir gün çalıverir. Bir başka söyleyişle, hiç bitmeyecekmiş gibi derin bir şevk içinde devam eden hayat bestesinin kulaklarımızdaki âhengi, ansızın bir telin kopmasıyla ebediyen kesiliverir.
İnsan bilir cihanda nedir ömrünün sonu;
Ömründe bir dakîkacık etmez hayâl onu. (KGK, Geçiş, s.105)
Mersâ-yı fenâda intizâr eylerken
Gâhî geç eser o bâd gâhî erken (RHRTS, Dönüş, s.29)
Hiç durmadan, hayât öğütür devreden bu çark.
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark! (KGK, Duyuş ve Düşünüş, s.109)
Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir
Dünyâmızı nâgâh zalâm örtebilir
Bir bitmiyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir (RHRTS, Vehbi’ye, s.36)
Aslında fânîlik, kâinattaki bütün varlıklar için geçerli bir “hilkat muamması”dır. “Bir Yıldız Aktı” isimli şiirinde “altın kanatlı kuş” gibi bir yıldızın zeval bulması gören şair, derin bir şaşkınlık içinde Allah’a “hilkat”in sırrını sorar. Cevapsız kalan bu soru karşısında insanın herhangi bir şekilde “bâkî”lik ümit etmesi, onun “sâde-dil”liliğinden başka bir şey değildir.
Fânîlik ortasında yüzen sâde-dil beşer
Herhangi bir şekilde umar bir bekâ buluş. (KGK, Bir Yıldız Aktı, s.114)
Hayat serüveninde Yahya Kemal’i en çok rahatsız eden olgu, ölümden çok ihtiyarlık veya yaşlanmadır. Çünkü ihtiyarlık; elde sadece gül devrini hatırlatan boş kadehlerden başka bir şeyin veya hayata dâir herhangi bir hülyanın veya cihanın herhangi bir sırrının kalmadığı, hayatı bir camın ardından gösteren tılsımın bozulduğu, günlerin hazinleşip gecelerin uhrevileştiği, her gün sürüklenip yaşamanın ruha yük olduğu ve bütünüyle “uzlet”in hâkim olduğu sonbahar günleridir. Onun için bu dönemde hayat, “uzayan bir ızdırap”tan başka bir şey değildir.
Fânî ömür biter bir uzun sonbahâr olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.
………………………………………………………
Dünyânın ufku gözlere gittikçe târ olur.
Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur. (KGK, Sonbahar, s.85-86)
Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç! (KGK, Rindlerin Akşamı, s.92)
Âhir ne bu cûşiş ne bu eyyâm kalır
Hâtırda ne cânan ne serencâm kalır
Son faslımızın şâm-ı garîbânında
Gül devrini hâtırlatacak câm kalır (RHRTS, Hazan, s.35)
Yaşlılık günleri için “Sükûn-ı lâyetenâhîye varmamız yeğdir/Nedir hayat uzayan ızdırâbdan başka” (EŞR, Bebek Gazeli, s.23) diyen şair; yaşayıp köhnemenin hazin hâlini de “ömrümüzün en fecî” gerçeği olan ölümden beter olarak niteler.
Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi. (KGK, Düşünce, s.88)
Sonunda da çaresizlik içinde Allah’a seslenir:
Ölmek kaderde var yaşayıp köhnemek hazin
Bir çâre yok mudur buna yâ Rabbe’l-âlemîn (EŞR, Beyitler, s.139)
“Varlık”, “hayat”, “insan” ile ilgili yukarıda özetlenen gerçekler, Yahya Kemal’i rindâne bir tavra sevk eder. Bilindiği gibi onun hayat karşısındaki duruşunu belirleyen tavırlarının başında rintlik gelir. Yarı filozof, yarı bilge, yarı derviş bir kimliğe sahip olan rint, “hayatın ve kâinatın boşluğunu derinden hisseden fakat yine de sükûnetini bozmamağa çalışan, hiçlik duygusuna zevk ve neşe ile karşı koyan bir insandır.” . (Kaplan 1987: 267) Şark dünyasında Ömer Hayyam’da en güzel ifadesini bulan rintlik felsefesi, Osmanlı-Türk toplumunda insanımızın hayat karşısındaki tavırlarından birini oluşturur.
Yahya Kemal, ruhun sonsuzluk özlemini tatmine imkân vermeyen, son mevsimi yaşlılık ve uzlet olan, sonu mutlaka ölümle neticelenen sınırlı ve fânî hayat gerçeği karşısında çoğu zaman rindâne bir tavır takınarak söz konusu trajik gerçekleri umursamadan hâli yaşamaya, dünya nimetlerinden en üst seviyede zevk almaya çalışır. (Kaplan 1983: 60) Çünkü “Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan!” (O Rüzgar, s.42) Çünkü ömrün anılmaya değer tek bahsi zevkidir. “Zikre lâyık bahsi ancak zevkidir ömrün Kemâl” (EŞR, Baharâbâd, s.100) Özellikle Rübâîler ve Eski Şiirin Rüzgârıyle kitaplarındaki şiirlerinde rindâne tavır çok daha belirgindir.
Bâzan kader, gelen bora hâlinde, zorludur;
Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.
Ba’zan da cevreden nice bir âdem oğludur,
Görmek değil düşünmeğe bîgâne kal! Bırak! (KGK, Rindlerin Hayatı, s.91)
Eyyâm geçer şâm da sürmez şeb olur
Aşk ehli hıredmend ise Cem-mezheb olur
Derk etmemek isterse günün geçtiğini
Hem câm ile hem yâr ile leb-ber-leb olur (RHRTS, Rübâî, s.37)
Her fasl-ı ömrü silsile-i nev-bahâr kıl
Zannetme ayş ü işret içün başka çâğ olur
Dehrin devâmı âb-ı hayât içtiğincedir
Âdem bu dâr-ı köhnede bir kere sâğ olur (EŞR, Erzurum Gazeli, s.89)
Dünyada ne “ikbâl” ne de “servet” istemeyen rinde, kadın ve sevgilide somut ifadesini bulan güzellik ve aşk duygusu ile içkide saklı sarhoşluk hâli, dünya nimetlerinin verebileceği en önemli zevklerdir. Dolayısıyla Yahya Kemal, hiçlik ve ölüm gerçeğinin var ettiği trajik hâlden kurtulmak için çoğu zaman aşk ve sarhoşluğa sığınır. (Tanpınar 1977: 110)
Aşk:
Dünyâda ne ikbâl ne servet dileriz
Hattâ ne de ukbâda saâdet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yâranla tarab yâr ile vuslat dileriz (RHRTS, Tercih, s.44)
Cümle lezzetten lezîz iksîrsin ey zehr-i aşk
Zevki derdinden alan her rûh dermandan geçer (EŞR, Fazıl Ahmet’e Gazel, s.75)
Yârin ki her tebessümü dâğ üstü bâğ olur
Destinde câm-ı neşve semâvî çerâğ olur (EŞR, Erzurum Gazeli, s.89-90)
Ey sevgi anladım bu uzaktan sadâ ile,
Ömrün yegâne lezzetidir hâtıran bile. (KGK, Hatırlatan, s.140)
İçki:
Bilmem nedir enfüsî nedir âfâkî
Kimdir fânî cihanda kimdir bâkî
Dünyâyı saran boşluğu hissetmiyelim
Peymâneyi boş bırakma doldur sâkî (RHRTS, Tegâfül, s.16)
Derpîş edince ömr-i azîzin hudûdunu
İnsan günâha girse de etmez hatâ içer (EŞR, Kadri’ye Gazel, s.78)
Bilâ tereddüd inandık ki sendedir ey mey
Ne varsa derde devâ çâre-î felâha kadar (EŞR, İnşirah Gazeli, s.70)
Ne kaldı rûha tesellî şerâbdan başka (EŞR, Bebek Gazeli, s.23)
Söz konusu rindâne tavırdır ki Yahya Kemal’e ölüm gerçeğini kimi zaman “bir başka musikiye geçiş”, “asûde bahar ülkesi”, “sonu gelmez bir uyku” veya “bitmeyen sükûnlu gece” olarak nitelendirip yumuşatma; kimi zaman da “kader”e bağlayıp hafifletme imkânı verir.
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor; (KGK, Eylül Sonu, s.59)
Ölmek kaderde var yaşayıp köhnemek hazin (EŞR, KGK, Beyitler, s.139)
Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde; (KGK, Rindlerin Ölümü, s.93)
Hayat trajedisi karşısında Yahya Kemal’in duruşunu belirleyen bir başka tavır, rindâneliğe yakın görünen Melâmî meşrep duruştur. Bu bağlamda şair bazı şiirlerinde (İthaf, Maverada Söyleniş, İsmail Dede’nin Kainatı, Şevk, Vahdet-i Vücud, Fuad Bayramoğlu’na, Devran) vahdet-i vücut felsefesi çerçevesinde hikemî söyleyişlerde bulunur. (Demirci 1993)
İksîri içenler ezelî sâgar’den
Mestî-i melâmetle geçer serden
Bir kere enelhak diyen erbâb-ı dil’e
Hallâk-ı avâlim görünür her yerden (RHRTS, Fuad Bayramoğlu’na, s.27)
Bir zümre odur Hâlık-ı Mutlak dediler
Bir benzeri yoktur bu muhakkak dediler
Bir kere görenlerse o Rabb-ı Ezel’i
Dilmesti-i rü’yetle enelhak dediler (RHRTS, Vahdet-i Vücud, s.32)
Ehl-i akl anlamaz efsûs lisân-ı dilden
Zanneder âşık-ı dîvâne muâmmâ söyler (EŞR, Söyler, s.83)
Hudûd-ı aklı aşan mânevî seferlerde
Yegâne meş’al-i imân olur gönül gönüle (EŞR, Gönül, s.36)
Yahya Kemal’in, yukarıda ortaya konan rindâne ve mutasavvıfâne tavrına rağmen, yaşlılık, fânîlik ve ölüm gerçeği karşısında soğuk bir ürperti duymaktan bütünüyle kurtulabildiğini söylemek pek mümkün değildir. Meselâ bestekâr İsmail Dede’nin taundan ölümü üzerine şunları söyler:
Fânî ise öz bestelerin hallâkı
Doğmak yaşamak nâfiledir dünyâda (RHRTS, İsmail Dede, s.7)
Yahya Kemal’in hikemî söyleyişlerinin önemli bir boyutunu millî değer ve konular oluşturur. Bunlar; millet, vatan, tarih, musiki, İstanbul, yozlaşmadır. Şairin bu konulardaki hikemî söyleyişlerinin ayrıntılarına girmeden sadece bazı örnekler vermekle yetineceğiz.
Millet:
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
……………………………………………….
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını (KGK, Süleymaniye’de Bayram Sabahı, s.10/11)
Vatan:
-Cihan vatandan ibârettir îtikadımca- (KGK, Yol Düşüncesi, s.84)
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ızdırâbı zor. (KGK, Eylül Sonu, s.59-60)
İstanbul’un fethi:
Bir âlem açan zaferlerin en genişi
İstanbul fethi Tanrının kutlu işi (RHRTS, Dr. Adnan’a, s.19)
Şu fetih vak’ası, yârab! Ne büyük mu’cizedir! (KGK, Koca Mustâpaşa, s.49)
İstanbul:
Sâde bir semtini sevmek bile ömre değer.
………………………………………..
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yâda
Sende çok yıl yaşıyan, sende ölen, sende yatan. (KGK, Bir Başka Tepeden, s.21)
Kanlıca:
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa… (Eylül Sonu, s.59)
Musiki:
Çok insan anlıyamaz eski mûsıkîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden. (KGK, Eski Mûsıkî, s.40)
Yozlaşma:
Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük. (KGK, Koca Mustâpaşa, s.51)
Sonuç itibariyle denilebilir ki Yahya Kemal, şiirlerinin muhtevasında gerek beşerî konu ve temalardaki gerekse millî konu ve temalardaki duygu, düşünce, kanaat ve intibalarını sık sık hikmet sınırları içinde değerlendirilebilecek değer ve biçimde ifade etmeyi tercih etmiştir; her türlü teferruat ve fazlalıktan arındırdığı mânayı, teksif kudretinin imbiğinden süzerek “sehl-i mümteni” seviyesine yükseltmiştir. Ancak bu hüküm bizi, Yahya Kemal’in bir filozof olduğu kanaatine sevk etmemelidir. Çünkü o, “metafizik ve dinî azap ve endişelerin adamı” değildir. O, “felsefenin ve ilâhiyatın keskin suallerini kendisine hiç sormamış gibi görünür. (…) Yahya Kemal metafizik ve dinî azap ve endişelerin adamı değildi. Sadece o, ölüm düşüncesinin kovaladığı adamdı. Bunun dışında zaman zaman bir vecdin adamı oluyordu.” (Tanpınar 1982: 52)
Yahya Kemal’in Şiirlerinde Hikemî Dil ve Üslûp
Bir önceki bölümde ortaya koymaya çalıştığımız şiirlerindeki muhteva, tabiî olarak Yahya Kemal’in dil ve üslûbuna da yansır. Burada edebiyatta muhteva ile dil ve üslûp arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu; muhtevanın dil ve üslûbu belirlemede bir hayli önemli tesire sahip olduğunu belirtmek isteriz. Konumuz olan hikemî muhteva ile hikemî üslûp arasındaki birbirini belirleme ilişkisi, sanırız bunun en ileri örneklerinden birisidir. Bu bağlamda Yahya Kemal’in şiirlerindeki hikemî muhtevanın onun dil ve üslûba yansımasının somut sonucu, hikemî edâ veya hikemî üslûp olarak tezahür eder. Beyatlı’nın üslûbunu belirleyen neo-klâsik, emprestyonist, lirik, epik, rindâne, masalsı, tahkiyevî ve tasvirî tarz ve tavır gibi temel niteliklerden bir başkası, hikemî tarz ve tavırdır. Ancak bu hükümden, onun şiiri basit ve sıradan didaktik, ideolojik, ahlâkî ve terbiyevî amaçlara hizmet eden bir araç olarak gördüğü ve bu istikâmette kullandığı anlamı çıkarılmamalıdır. Bilindiği gibi Yahya Kemal, şiirin şu veya bu didaktik, ideolojik veya ahlâkî amaca vasıta kılınmasına şiddetle karşı çıkar.
“Asıl şiire târizlerin en keskinleri, öteden beri, şiiri bir müddeâya âlet ederek teganni edenlerden gelir. Ahlâk, din, milliyet, vatan veyahut halk ideallerini birer kıyam bayrağı gibi kaldıranlar, her millette ve her zaman, hâlis şiir’i, -daha doğru bir tabirle asıl şiiri- dert edinmiş olanlara en acı vicdan davası açarlar ve onları tezyif hatta tahkir ederler.” .” (Beyatlı 1984: 26)
Genel çerçevede “hâlis şiir/öz şiir/saf şiir”den yana olan Beyatlı, dilin mısrada “kuğu nağmesi”ne dönüştüğü, bütünün mükemmellikte taçlandırıldığı şiirden yanadır. Ona göre “keşfedilmesi güç bir cevher” olan şiir, “kalbden geçen bir hâdisenin lisan hâlinde tecellî edişidir; hissin birden bire lisan oluşu ve lisan hâlinde kalışıdır.” (Beyatlı 1984: 48) Bu noktada Yahya Kemal, şiirde söyleyiş ve musikiye büyük değer verir. Zira şiir, nesirden çok farklı ve başka bir şey; “güfteden önce bir beste”dir. Dolayısıyla nesirde bir kıymet olan mânanın derinliği, yeniliği ve şaşaası, sözün şiir olmasına yetmez.
“Bir mısraın şiir olup olmadığı gayet âşikârdır. Derûnî âhenk ile ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın yalnız vezin ve lisan mümâresesiyle söylenen söz şiir olmaz.
Şiir bir nağmedir. Lâkin Frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok nâdir ve halis bir cevherdir. Bu nağmeyi ifade etmek için vezin ve lisan ancak ve ancak bir âlettir.
Şiirde nefes ve ses iki unsurdur. Mısraın ayakları yerden kopmazsa yahut en hafif bir kulağı bir ses gibi doldurmazsa hâlis şiir değildir.” (Beyatlı 1984: 48) Bunun için “Şiir duygusunu lisan hâline getirinceye kadar yoğurmak ve en çok toplu bir madde hâline sokmak, o kadar ki mısra gûyâ hissin ta kendisi imiş gibi kârie bir vehim vermek” gerekir.
Yahya Kemal’in yukarıda özetlenen şiir hakkındaki görüşleri, onun hikemî sınırlar içinde değerlendirilmesi gereken şiirleri veya mısraları için de geçerlidir. Dolayısıyla konuya bu çerçevede yaklaşıp değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Zaten şair, aşağıdaki şiire dâir hikemî söyleyişleriyle bu endişe ve uyarıyı lüzumsuz kılar.
Üstâd elinde ser-te-ser âhenk olur lisan
Mızrâba ses verir kelimâtiyle tel gibi
Elhan duyulmadıkça belâgat giran gelür
Lâf ü güzâftan mütehassıl kesel gibi
Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ
Her beyti ancak olmalı beytü’l-gazel gibi
Berceste şi’r başka mesel başkadır Kemâl
Pesten terâne’dir nice sözler kesel gibi (EŞR, Gazel, s.39-40)
Genel mânada söylemek gerekirse şiirde hikemî tarz ve tavır, öncelikle duygu, düşünce ve kanaatlerin olabildiğince ayrıntı ve fazlalıklardan temizlenip söz imbiğinde damıtılması veya mısrada teksif edilmesini lüzumlu kılar. Çoğu zaman mısra, beyit veya dörtlük, bütünüyle billurlaşmış duygu, düşünce ve kanaatleri ifadede sözün teksif sınırları veya kalıbını belirler. Yahya Kemal’in şiirlerindeki hikemî söyleyişler bu sınır ve nitelikler içinde mısralara dökülür. (Kaplan 1983: 60) Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre Yahya Kemal’in “sanatının sırlarından birisi” olan “teksif kudreti”, hikemî söyleyişlerde en üst seviyeye ulaşır. O, tıpkı bir heykeltıraşın mermer veya tuncu işleyerek ruhunun sesini en güzel ve en somut hâlde ifade eden güzellik objesine dönüştürdüğü gibi, “dilin mükemmeliyet imkânlarını en son haddine kadar yoklamış, tartmış ve bulmuş”; “söze mermerin ve tuncun selâbetini” vermiş olan şairdir. (Tanpınar 1977: 299/300) Bu bağlamda pek çok mısraı, “mısra-ı berceste”nin güzel örnekleri olarak hafızalarda yer eder.
“İşte Yahya Kemal’in sanatının sırlarından birisi de bu teksif, bir veya iki mısraa bütün bir ruh halini sıkıştırmaktır. İslâm veya Latin, Akdeniz dehasının en büyük tarafı olan bu teksif ve onu besleyen dikkat sayesinde Yahya Kemal Türkçede üç zaman budunu birden içine alan bir sanat yarattı.” (Tanpınar 1977: 356)
Nihat Sami Banarlı’nın konuyla ilgili kanaati de bu istikâmettedir. “Yahya Kemal, mısralarını o salâbetle söylerdi ki bunlar birer kelime dizisi olmaktan yükselerek kelimelerin birbirleriyle birleşmesinden, altın işlerindeki kaynaklar gibi birbirine kaynaşmasından doğan bir bütünlük alırdı.” (Banarlı 1984: 130)
Banarlı, daha sonra şairin ağzından bu tür mısra veya söyleyişlerin vücut buluş sırrını aktarır: “Bu söyleyiş benim insiyâkî olarak vâsıl olduğum bir neticedir. Bunları bilerek veya isteyerek yapmam, fakat, neticede mısraıma bu sesi ve bu pürüzsüzlüğü verecek bir veya birkaç kelimenin zuhurunu aylarca, bazen senelerce beklediğim olur.” (Banarlı 1984: 131)
Hikemî söyleyişlerde kimi zaman bir mısra, kimi zaman bir beyit, kimi zaman da (özellikle rübâîlerde) bir dörtlük, Yahya Kemal’in zihninde billurlaşan duygu, düşünce veya kanaatin ifade kalıbı olmaya yeter.
-Cihan vatandan ibârettir îtikadımca- (KGK, Yol Düşüncesi, s.84)
İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar. (KGK, Deniz Türküsü, s.97)
Ölmek kaderde var yaşayıp köhnemek hazin (EŞR, Beyitler, s.139)
Ülfet belâlı şey, fakat uzlet sıkıntılı, (KGK, Düşünce, s.87)
Yalnızlığın azâbı her işkenceden beter;
Yalnız bu kahrı insanı tahrîb için yeter. (KGK, Gurbet, s.115)
Sönmez seher-î haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele (RHRTS, Fuad Ömer’e, s.11)
Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir
Dünyâmızı nâgâh zalâm örtebilir
Bir bitmiyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir (RHRTS, Vehbi’ye, s.36)
Bunlara zaman zaman yarım mısra veya ibare sınırları içinde vücut bulmuş hikemî söyleyişleri de ilâve etmek gerekir. Üsküdar için “bir ulu rü’yâyı görenler şehri” (KGK, İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar, s.28); eski musiki için “Açar bir altın anahtarla ruh ufuklarını” (KGK, Eski Mûsıkî, s.40); Itrî için “şafak vaktinin cihangîri” (KGK, Itrî, s.17); Hâfız Post için “Işıklı danteleler bestekârı” (KGK, Eski Mûsıkî, s.40); mezar için “şafak sökmiyen zindan” (KGK, Yol Düşüncesi, s.84); ölüm için “sonu gelmez bir uyku.” (KGK, Geçiş, s.105) söyleyişleri, bunun güzel örneklerinden birkaçıdır.
Yahya Kemal, tamamıyla hikemî tarz ve tavrın esas olduğu şiirlerinin dışında kalan metinlerinde hikemî mısra/mısraları veya beyit/beyitleri, bütünün içinde uygun bir yere/yerlere yerleştirir. Daha çok tercih edilen yol, metnin sonunda yer vermek şeklinde tezahür eder. Çoğu zaman herhangi bir olay, durum veya mekândan yola çıkan şair, durum veya mekânın ruhunda uyandırdığı sarsıcı bir intiba, heyecan, coşku, hüzün sonucu hikmete yönelir. Meselâ “Açık Deniz”, “Üsküdar’ın Dost Işıkları”, “Koca Mustapaşa”, “Eylül Sonu”, “Deniz Türküsü”, “Bir Yıldız Aktı” isimli şiirlerde hikmet son bir-iki mısraa bırakılmıştır. Hâlbuki “Eski Mûsıkî” ve “O Rüzgâr” isimli metinlerde hikmeti içeren mısra veya mısralar başa alınmış, daha sonra bunun açıklaması yapılmıştır. “Mehlika Sultan”da ise asıl temayı oluşturan ve insan istek ve arzularının sonsuzluğunu dile getiren kanaatleri içeren hikemî dörtlük arada verilmiştir.
Yahya Kemal’in hikmetli söyleyişleri, çoğu zaman herhangi bir sanat içermeyen, kapalılıktan uzak, açık bir cümle biçimde gerçekleşir. Temel anlamları çerçevesinde kullanılan kelimeler, anlamı bütün açıklığı ile ortaya koyar. Bu mısralarda biz, “çıplak dilin, mermerden yontulmuş heykeller kadar güzel ve tabiî” hâliyle karşılaşırız. (Kaplan 1978: 225) Ayrıca bu söyleyişler insanda hemen bir “sehl-i mümteni” intibaı uyandırırlar.
Ruh ufuksuz yaşamaz. (KGK, Ufuklar, s.94)
İnsan bilir cihanda nedir ömrünün sonu; (KGK, Geçiş, s.105)
Ne kaldı rûha tesellî şerâbdan başka (EŞR, Bebek Gazeli, s.23)
Bu dil ağzımda annemin sütüdür (BŞ, s.65)
Hikemî söyleyişlerin bir kısmı değişik sanatlar çevresinde ifade edilmesi sebebiyle -yukarıdakilere göre- biraz kapalıdır. Teşbih, istiare, sembol/alegori, söz konusu kapalılığı doğuran belli başlı sanatlar olarak dikkati çeker.
Teşbih:
Roma’nın şarkını fethettiğin andan sonra,
Yüce dağlar gibidir gördüğün iş, Türk oğlu! (KGK, Hayal Beste, s.38)
İstiare:
Mersâ-yı fenâda intizâr eylerken
Gâhî geç eser o bâd gâhî erken (RHRTS, Dönüş, s.29)
Temsilî İstiare/Alegori:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
…………………………………………….. (KGK, Sessiz Gemi, s.89)
Yahya Kemal’in şiirlerinde hikemî tarz ve tavır, hem en yaygın hem de en açık biçimde öncelikle rübâîlerde görülür. Toplam 41 rübâînin hemen hemen tamamı hikmetli söyleyiş çerçevesinde kaleme alınmıştır. Bu sonuç, rübâî türünün İran ve Türk edebiyatındaki tarihi dikkate alındığında hiç de şaşırtıcı değildir. Zira tür, büyük ölçüde hikemî düşünce ve kanaatlerin dört mısradan oluşan formudur.
Yahya Kemal’in hikemî tarz ve tavrında ikinci sırayı Eski Şiirin Rüzgârıyla isimli kitabı alır. Adı geçen kitapta yer alan “Erzurum Gazeli”, “Gönül”, “Gazel”, “Hisar Gazeli”, “Fâzıl Ahmet’e Gazel”, “Bebek Gazeli” isimli gazeller ile iki kıt’a tamamıyla hikemî düşünce ve edâ çerçevesinde vücut bulmuştur. Kendi Gök Kubbemiz’de bu sayı üçe düşer. “Sonbahar”,“Sessiz Gemi”ve“Rindlerin Hayatı”, bütünüyle hikemî tarz ve tavrın eseridir. Kendi Gök Kubbemiz’in “Vuslat” bölümü, Yahya Kemal’in kitapları arasında hikemî söyleyişin en aza düştüğü şiirleri ihtiva eder.
Sonuç itibarıyla hikemîlik, hikemî edâ veya hikemî tarz ve tavır, Yahya Kemal’in üç kitapta topladığı şiirlerinin hem muhteva hem dil hem de üslûp bakımından önemli ve belirgin niteliklerinden birisidir. Tabiî olarak Rübâîler’de en üst seviyeye çıkan hikemî tarz ve tavır, kademeli olarak Eski Şiirin Rüzgârıyle ve Kendi Gök Kubbemiz’de bulunun şiirlerde de varlığını sürdürür. Yahya Kemal’deki hikemî tarz ve tavrın temellerinin öncelikle “gelenek”e dayandığı kanaatindeyiz. Özellikle Rübâîler ve Eski Şiirin Rüzgârıyle isimli kitaplarda yer alan metinler, bu kanaatimizi güçlendirir. Bununla birlikte o, devraldığı geleneği, çağının şartları, daha da önemlisi kendi tercihleri paralelinde ve sanatkârlığının örsünde yeniden şekillendirmiştir. Zira Yahya Kemal, kökü “mâzî”de olan“âtî” anlayışının şairidir.
Ne harâbî ne harâbâtîyim
Kökü mâzîde olan âtîyim (BŞ, s.63)
Kaynakça
Banarlı, Nihat Sami (1984), Bir Dağdan Bir Dağa, Kubbealtı Yay., İstanbul.
Beyatlı, Yahya Kemal (1974), Kendi Gök Kubbemiz (KGK), İFC Yay., İstanbul.
Beyatlı, Yahya Kemal (1974), Eski Şiirin Rüzgârıyle (EŞR), İFC Yay., İstanbul.
Beyatlı, Yahya Kemal (1976), Bitmemiş Şiirler (BŞ), İFC Yay., İstanbul.
Beyatlı, Yahya Kemal (1983), Rübâîler ve Hayam Rübâîlerini Türkçe Söyleyiş (RHRTS), İFC Yay., İstanbul.
Beyatlı, Yahya Kemal (1984) Edebiyata Dâir, İFC Yay., İstanbul.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1977), Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergâh Yay., İstanbul.
Tanpınar, Ahmet Hamdi (1982), Yahya Kemal, Dergâh Yay., İstanbul.
Kaplan, Mehmet (1978), Şiir Tahlilleri 1, Dergâh Yay., İstanbul.
Kaplan, Mehmet (1983), “Yahya Kemal’in Hayata Bakış Tarzı”, Ölümünün 25. Yılında Yahya Kemal Beyatlı, TKAE Yay., Ankara.
Kaplan, Mehmet (1987), Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 2, Dergâh Yay., İstanbul.
Demirci, Mehmet (1993), Yahya Kemal ve Mehmet Akif’te Tasavvuf, Akademi Kitabevi, İzmir.
Kutluer, İlhan (1998), “Hikmet” maddesi, İslâm Ansiklopedisi, C. 17, TDV Yay., İstanbul,
Mengi, Mine (1987), Divan Şiirinde Hikemî Tarzın Büyük Temsilcisi Nâbî, AKM Yay., Ankara.
